Posts filed under 'Gündem'

Çiçek: PKK’nın arkasında 28 ülke var

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek, PKK terörünün arkasında 28 devletin olduğunu söyledi ve “Uluslararası destek olmasa terör en kısa sürede biter” dedi.

Çiçek, Batı’nın Türkiye’nin terörle mücadelesine gereken desteği vermediğini söyledi. Çiçek “Avrupa’dan birçok teröristin iadesini istedik, reddettiler” dedi.

“Kuzey Irak birilerinin koltuğunun altında palazlanıyor” ifadesini kullanan Çiçek, “PKK’ya dış destek olmasa, terör bir saatte biter” dedi.

Terörle mücadelenin bir hükümet meselesi değil devlet meselesi olduğunu vurgulayan eski Adalet Bakanı Çiçek, sınır ötesi operasyon çerçevesinde tezkere tartışmalarını da değerlendirdi.

Çiçek, hükümetin ülkenin çıkarı için konuyu enine-boyuna değerlendirdiğini, ona göre karar vereceğini söyledi.

Çiçek, isim vermeden MHP lideri Bahçeli’nin meydanlarda Abdullah Öcalan’la ilgili açıklamalarını da eleştirdi ve “İp atıp, ‘al as’ demek yanlış çağrışım yapıyor. Türkiye’de o iplerle başbakanlar asıldı” dedi.

Add comment Temmuz 4, 2007

Yüzleşmedikçe yanar SİVAS!

MADIMAK KATLİAMININ 14′ÜNCÜ YILINDA DA MÜZE SÖZÜ TUTULMADI

2 Temmuz 1993′te 37 kişinin yakılarak öldürüldüğü yer olan Sivas’taki Madımak Oteli’nin müze yapılacağı söylenmişti. Geçen sürede müze yerine, otelin altında kebapçı açıldı

“İnsanların yandığı yerde et lokantası mı olur?” Almanya’dan, Avusturalya’dan, Fransa’dan, Türkiye’nin çeşitli illerinden Sivas Katliamı’nın yıldönümü için gelenlerin toplandığı cemevinde ismini de görüntüsünü de vermek istemeyen öfkeli adamlar bunu soruyor:
“Çocuklarımızın öldüğü yerde… Hem de kebapçı! Olabilir mi? Dünyanın nereresinde olabilir?”
Çoğu çok genç 37 kişinin yakılarak ve dumandan boğularak katledildiği Sivas’taki Madımak Oteli’nin yanındaki kebapçı yeni değil. Yeni olan öfkenin büyüklüğü…
Partilerin seçim kampanyası minibüslerinin şarkılı türkülü dolaştığı Sivas sokakları, hükümetin, siyasilerin verdiği müze sözünün üzerinden, o sözü eze eze geçiyor bugün. Tam 14 yıldır olduğu gibi, aynı müze beklentisini çiğneye çiğneye geçiyorlar.

Çaresizliğin feryadı
On dört yıl önce, hatırlıyorum, Ankara’da Dikmen’de bir evde duruyordu yan yana iki, boş yatak. Acısından canı çekilmiş bir kadın, 17 ve 16 yaşlarındaki kızları Yasemin ile Asuman’ın odalarını hiç bozmadan, “son günkü gibi” sakladığını anlatıyordu. İki kardeşin lise defterleri, bıraktıkları gibi dağınık duruyordu masada. Sonra duruşmalar oluyordu…
Duruşma çıkışlarında çığlıklar, kendilerini başörtüleriyle asmaya çalışan anneler…
Yasemin’le Asuman’ın annesi, başka anneler, babalar, kardeşler, sevgililer tam on dört yıldır her 2 Temmuz’da Sivas’a, Madımak Oteli’nin, bir kebapçının önüne geliyorlar.
Kendilerinin ve Türkiye’nin başına böyle bir şey geldiğini hatırlatacak, kanıtlayacak başka bir yerleri olmadığı için Madımak Oteli’nin önüne gelip bağırıyorlar. Bir kebapçının önünde ölen genç kızlarını arıyor anneler, iskender döner kokularının arasında…
“Bir adam, birkaç yıl önce gelip kapının eşiğini öptü üç kere. Öpüp gitti. En çok budur benim aklımda kalan.”

‘Burası bir işletme’
Katliam günü on beş yaşında olan Madımak Oteli’nin sahibi Murtaza beyin torunu Beren Öğütçü, yıllardır buraya ölülerini anmaya gelen insanların acılarını yapabildiği kadar nezaketle taşımaya çalışıyor. Bugün gelecek olan göstericileri de karşılayacak. Ama:
“Onları anlıyorum, kayıplarını anmak istiyorlar. Hep bize soruluyor otelin içinde müze benzeri bir yer yapıp yapmayacağımız. Ama biz yapamayız. Burası bizim geçimimizi sağladığımız bir işletme. Bu, bizim yapabileceğimiz bir şey değil.”
Her 2 Temmuz öncesi bütün şehrin gerginleştiğini anlatıyor Öğütçü:
“Bütün Sivas’ı suçladılar bu olay için. İnsanlar ilk yıllarda Sivaslı olduğunu söylemeye utanıyordu. Çünkü karşılığında şöyle sorular geliyordu:
‘Yakanlardan mısın, yananlardan mısın?’
Şehrin psikolojisi, sosyolojisi bozuldu bir bakıma. Yakanlardan da yananlardan da olmayınca nasıl cevap vereceksin?”
Anma törenlerine Sivas’ın içinden katılanların olup olmadığını soruyorum. O da tıpkı cemevindeki öfkeli adamlar gibi cevaplıyor:
“Pek değil!”
Herkesin katliamı unutturmamak için anma törenlerine sahip çıkması gerektiğini söylüyor ama…

Yangından geri kalan
Bundan on dört yıl önce insanlar bu otelin içinde diri diri yandılar, çoğu yükselen dumandan kaçmak için çatı katına koştu ama vahşetin kara dumanı hepsini orada boğdu. Cansız insan gövdeleri o son katta yandı. Ben, genç bir muhabir olarak Türkiye’de herşeyin değişeceğini, bu olayın asla unutulmayacağını sanıyordum. Çocukluk…
Aradan on dört yıl geçti. Şimdi Öğütçü, odalardan o izleri nasıl sildiklerini anlatıyor uzun uzun. O “yangından” kalan tek şeyi gösteriyor: Mika bir duvar saati.
Bir tarafta insanlar acılarının yok sayılmasına, Türkiye tarihindeki en vahşi katliamın olmamış gibi yapılmasına kızıyor, diğer tarafta bu acının altından bir otel ile bir kebapçı kalkmaya çalışıyor.

Acılar nereye akıyor?
Otelin lobisinde Erdal İnönü’nün Madımak Oteli’ne geldiğinde çektirdiği fotoğraf duruyor. Öğütçü’nün gösterdiği saat çalışmaya devam ediyor. Zaman kendiliğinden yüzleştirmiyor insanları olup bitenlerle. Ve ben on dört yıl sonra artık biliyorum:
Bu ülke utançlarından ve acılarından kaça kaça hep aynı acılara ve utançlara yakalanıyor. Her seferinde daha büyüklerine…
İnsanlarının acısına yeterince saygı duymadığı için bir müze kurmayı beceremeyen muktedirler, on dört yıldır bu acının görmezlerse ortadan kalkacağını sananlar, her yıl daha kalabalık ve daha gergin geçen anma gösterileri… Bu ülkenin acıları, ölü çocukları nereye akıyor?
Bir otel lobisine mi? Bir kebapçı mutfağına mı?
O acının hâlâ orada durduğunu kabul etmedikçe Sivas hem yananlardan oluyor, hem yakanlardan. Ve aslında herkes bunu içinin bir yerinde biliyor. “Madımak Oteli ne tarafta?” diye sorduğunuzda hepsinin yüzü buruluyor…

ecetem@hotmail.com

Add comment Temmuz 3, 2007

TSK mühimmat kontrolünü sıklaştıracak

Metehan Demir
Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskın ile sonrasında Eskişehir ve Bursa ekseninde ele geçen silahlar, el bombaları, TNT kalıpları, özel patlayıcılar ve fünyeler, işin içinde bazı eski askerlerin de adının geçmesi üzerine iyice kafa karıştırmıştı. Sonrasında tutuklamalar üst üste geldi. Gözlerin çevrildiği Genelkurmay da bir açıklama ile bazı emekli askerlerin gözaltına alındığını ifade ederek, ele geçirilen silah ve patlayıcı maddelerle ilgili askeri yargının görev alanı kapsamında soruşturma açıldığını bildirmişti. Sonrasında konuştuğumuz askeri yetkililerden iç disiplin ve mekanizmaları doğrultusunda konunun daha da detaylı olarak incelendiğini öğrendik. Buna göre, münferit bazı girişimler nedeni ile imajının zedelenmesinin önüne geçmek ve bu tür haberlerle kurumun kasıtlı olarak hedef alınmasını engellemek amacı ile Genelkurmay bundan böyle bir dizi tedbiri devreye koyacak. Çünkü, askeri yetkililere göre, Genelkurmay bu tür olayların kendisi ile ilişkilendirilmesinden oldukça rahatsız. Yani, tüm Türkiye’deki birliklerinde mevcut mühimmat ve silahların envanter kontrolünü sıklaştıracak . Ayrıca, bunların birlik dışına çıkarılmaması konusundaki daimi emirlerin takibini artıracak. Doğu ve Güneydoğu’da teröristlerden ele geçen silahların da ayrıntılı envanter dokümanlarını bir kez daha gözden geçirecek . Çöpe atılacak sarf malzemeler dahil tüm mühimmat izlenecek. Kimlerin dışarıya silah çıkarabileceği teker teker yeniden listelenecek.

Add comment Temmuz 3, 2007

Amerikalı “neo-con”-Türk “neo-İttihatçı” izdivacı

Kimi zaman ayaküstü bir diyalog, birden bir yazıya ilham verir. Bu yazı da öyle bir ayaküstü diyalogun ilhamından yola çıktı.

Prof. Dr. Asaf Savaş Akat’la konuşurken, askerin içinde “gözü kara” bir eğilimin dikkat çektiğinden söz etti ve bu eğilimin Cumhuriyet’in kurucu önderlerinin “Türkiye tasavvuru”yla çeliştiğine işaret etti.

Başta Mustafa Kemal –özellikle o, yani Atatürk- İmparatorluğun çöküşünün derslerinden yola çıkarak, Türkiye’nin “macera”dan uzak durmasını esas alan bir devlet kuruluşuna gittiler.

Mustafa Kemal için, İmparatorluğun, yani o dönemdeki “devletimiz”in çöküşüne yol açan “maceracılık” ile “İttihatçılık” ve Enver Paşa zihniyeti “eş anlamlı” idi.

Mustafa Kemal’in “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarı, bir anlamda, “İttihatçı maceralığın” reddini ifade ediyordu. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte, sınırları belirlenen “yeni ülkemiz”in üzerinde yükselen “yeni devletimiz”in, sınırlar dışında kalan Türk topluluklarına da ilgisi zayıflamıştı. Asla, “irredentist” bir politika gütmeyen Atatürk Türkiye’si, “Dış Türkler” kavramına da pek duyarlı olmamıştı.

Misak-ı Milli sınırları içinde mütalaa edilmesine rağmen, bugünkü Kuzey Irak’ın tümünü kapsayan “Musul vilayeti”ne, Batum’a ve hatta Batı Trakya’ya ilişkin olarak, Mustafa Kemal’in hiçbir talebi olmamasını bir yere kaydetmeliyiz.

Dahası, Mustafa Kemal, “İttihatçılık” ve “maceracılık”ı, genç Türkiye’nin varoluşu ve esenliği bakımından öylesine bir tehdit olarak görüyordu ki, “İzmir Suikastı”nın ardından kurulan “İstiklal Mahkemeleri”, İttihatçıların kalıntılarının temizlenmesi işlevini gördüler. Enver Paşa-Talat Paşa-Cemal Paşa üçlü lider kadrosu zaten sahneden çekilmişlerdi ama birkaç yıl sonra Atatürk adını alacak olan Mustafa Kemal, İttihatçıların “B” hatta “C takımı”nın bile siyaset sahnesinden silinmesini elzem görmüştü.

Bir “Realpolitik dehası” olan Mustafa Kemal, sadece uluslararası şartların el verdiği bir zaman diliminde, 1930’lu yılların sonlarında “İskenderun livası”nı, bizim tarihimize geçen adıyla “Hatay vilayeti”ni Türkiye sınırlarına dahil etmek ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni revize etmek için harekete geçmişti.

*** *** ***

Bugünlerde, adeta her ne pahasına olursa olsun, Kuzey Irak’a girmek ve “Irak bataklığı”na saplanmak, bunu yaparak Türkiye’nin Güneydoğu’sunu, dolayısıyla Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye atabilecek maceralara dalmak konusunda aşırı bir istek gösteren, ister askerin içinde bir eğilim olsun, ister CHP gibi siyasi partinin sorumluları olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün değil, onun temizlemeye uğraştığı “İttihatçılık”ın “genleri”ni taşıyorlar.

Atatürk’ün adını ağzından düşürmeyen “ulusalcı” cereyanın yandaşlarına ne demeli? Onlar, her konuda “içe kapanmacı” ama konu “Kuzey Irak macerası”na gelince, pek ateşliler.

Söylemlerine bakılırsa, pek “anti-emperyalist”, bu çerçevede “tam bağımsızlıkçı”, “anti-Amerikan”, herşeyden önce “anti-AB” onlar. Gelgelelim, İsrail aşırı-sağı ile örtüşen Amerikan aşırı-sağının, “Türkiye projesi”nin taşıyıcısı da, yine onlar.

Yüzlerine ayna tutulmasından, haliyle hoşlanmıyor ve asabiyete kapılıp, tehdit ve hakaret savurmaya yöneliyorlar ama yapılacak bir şey yok; çünkü “gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıkması gibi kötü bir huyu” vardır.

*** *** ***

Türkiye’deki “ulusalcılık” cereyanının, Amerika’da kimlerin “cephanesi” olduğunu, bizzat Amerikalıların kendileri ortaya koydu. Bu isimlerin başında, Richard Perle geliyor. Bir dönemde, “Karanlıklar Prensi” lakabıyla adıyla anılan Richard Perle.

Washington’da yıllardır ciddiyeti ve dikkate değer yorumlarıyla temayüz eden Türk gazeteci Ali Aslan, “Today’s Zaman” adlı İngilizce gazetede yayınlanan “Hating old Europe, Loving old Turkey” (Eski Avrupa’dan nefret, Eski Türkiye’ye aşk) başlıklı yazısında, AB’nin mi yoksa, Perle’in ve Amerika’da temasta olduklarının mı pusulayı şaşırdığından emin olamadığını belirtiyor.

Ali Aslan’ın “ironisi”, Richard Perle’ün başını çektiği neo-con’ların belirli bir kanadının, yönetim kademesinde, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in yanısıra “Godfather”ı ya da “kirvesi” sayılan eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in “eski Avrupa” diye tanımladığı AB’ye kızgınlığına karşılık, bu ekibin, Türkiye’de tedavülden çoktan kalkması gerekenlere duydukları muhabbete işaret etmesi.

Zira, Perle, Türkiye’nin AB hedeflerine, “sivillerin asker üzerinde üstünlüğü”nü beraberinde getireceği için soğuk bakarken, AB’yi bir yandan da, Kuzey Irak’a müdahale etmemesi için Türkiye üzerinde baskı uyguladığı iddiasıyla eleştiriyor.

Richard Perle’ün, Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahalesinin ateşli bir savunucusu olduğunu, kısa süre önce bir toplantıda kendi kulaklarımla işitmeseydim, Ali Aslan’dan okuduklarımın isabetinden belki bir kuşkuya kapılırdım. O da zaten şöyle yazmış: “Şimdi Perle’ün ve Michael Rubin gibi ahbaplarının Türk askeri içindeki şahin unsurlar nezdinde niçin bu kadar popüler oldukları için bir neden daha olduğunu görebiliyorum.”

Washington’da ciddi hiçbir çevrenin ciddiye almadığı Michael Rubin’in kısa bir süre önce İstanbul’da Harp Akademileri’ne davet edilip, konuşma yaptırıldığını, bu vesileyle not edelim.

Ve, Ali Aslan’ın yazısının, bence, en ilginç şu satırlarını aktaralım:

“Perle’ün Türk yönetici laik establishment’ı içindeki dostları kendisine şunu söylüyor olabilirler, ‘İslam ve Kürtleri kendi bildiğimiz yoldan halledelim ve AB sürecini durduralım ki, Ankara her zaman ABD’nin ve NATO’nun bir kalesi olarak kalsın.’ Eminim ki, bunlar kendi aralarındaki özel konuşmalarında, AB üyelik seçeneği ortadan kalktıktan sonra Çin ve Rusya gibi ülkelerle ittifaka gitmeyi ciddi ciddi tartışıyorlar. Perle’ün kendisi, ya fena halde aldanıyor veya Washingtonluları aldatmaya çalışıyor.”

Nitekim, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile eski MGK Genel Sekreteri, emekli Orgeneral Tuncer Kılınç’ın birkaç hafta önce Berlin ve Londra’da yaptıkları “AB-karşıtı”, “Rusya ile ittifak yanlısı” konuşmaları hatırlarsak, yukarıdaki değerlendirmenin hiçte boş ve haksız olmadığı sonucuna kolayca varabiliriz.

*** *** ***

Amerika’da bir çevre var ki, İran’a askeri saldırı planları peşinde. Bu çevre, Türkiye’yi Kuzey Irak’a girmeye de teşvik ediyor, AB’den uzak durmaya da. Onların bazıları –örneğin Michael Rubin- için AKP’liler, “İslamofaşistler”. Bunlar, kendi hesapları doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik olması gibi bir “öncelik” de taşımıyorlar.

Türkiye’deki müttefikleri ise, “neo-İttihatçılar”. Amerikalı neo-con’ların aşırı sağ unsurlarının Türk müttefiklerinin, kendilerine “ulusalcı” ve “Atatürkçü” etiketi yapıştırmasına aldanmamak gerek. Öylelerine, en başta Atatürk karşıydı.

Niye, nasıl diye soracaksanız şayet…

Yazının sonu için, başına dönebilirsiniz…

Cengiz ÇANDAR

Add comment Temmuz 3, 2007

Öcalan: ‘22 Temmuz seçimleri yol ayrımı olacak’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Kürt sorununun diyalogla çözülmesini isteyerek 22 Temmuz seçimlerinin bu açıdan önemli bir dönemeç olduğunu vurguladı

ÇÖZÜM UYARISI: Seçimden sonra demokratik diyalog yerine inkar politikaları dayatılırsa, imha dayatılırsa doğal olarak savaş gelişebilir, kontrolden çıkar. PKK’nin öyle silah zoruyla dağlardan sökülemeyeceği anlaşılmalıdır. Dediğim gibi seçimden sonra demokratik çözüm gelişmezse savaş gündeme gelebilir. Irak’taki savaşa benzer şeyler gelişebilir.

BİN UMUT ADAYLARINA DESTEK: DTP’nin Meclis’e bir grup oluşturacak şekilde girmesi önemlidir. Kürt sorunu ve çözümü konusunda iyi bir diplomasi yürütebilirler. Bir heyet oluşturabilirler. Seçimlere ilişkin olarak da herkesi iradelerine sahip çıkıp, Bin Umut adaylarını desteklemeye çağırıyorum. Bu konuda aydınlar da üzerlerine düşeni yapmalıdır.

ÇİLLER’İ ÖLDÜRME TEKLİFİ: Hudson toplantısında PKK’nin Beyoğlu’nda bomba patlatıp, 50 kişinin ölmesine neden olacağı konuşulmuş. Bazı gruplar PKK adına bu tür işleri yapabilirler. PKK bu tür komplolarda yer almaz. 1996′da devletten bir kesim Çiller’i öldürme konusunda bize teklifte bulundu. Kabul etmedim, komplo girişimlerine karşıyız.

Bize ‘Çiller’e suikast’ teklifi yapıldı

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 22 Temmuz seçimleriyle Türkiye’nin bir yol ayrımına geldiğini belirterek, seçimlerin ardından demokratik çözümün gelişmemesi durumunda Irak’taki savaşa benzer bir savaşın gelişebileceğini söyledi. Abdullah Öcalan, ABD’de Hudson Enstitüsü’nde yapılan ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) temsilcilerinin de katıldığı komlo ve suikast tartışmlarına da değinerek, ‘1996′da devletten bir kesim Çiller’i öldürme konusunda bize teklifte bulundu’ dedi. Öcalan ile avukatları arasında çarşamba günü gerçekleşen görüşmede ilk gündeme gelen konu, eski DEP Milletvekili Orhan Doğan’ın sağlık durumuydu. Öcalan, dün kaybettiğimiz Orhan Doğan için yaptığı açıklamada, ‘Orhan Doğan’ın Doğubeyazıt’taki festivalde kalp krizi geçirdiğini duydum, haberlerde çok kısa, basit bir şekilde verdiler. Çok üzüldüm’ dedi. Görüşmede özellikle seçim ve demokratik çözüm çabaları üzerinde duran Öcalan, 22 Temmuz seçimleri ardından oluşacak hükümetin demokratik bir diyalog geliştirebileceğini söyledi. Böyle bir aşamaya gelinmesi durumunda kendisinin de elinden gelen her şeyi yapacağını ifade eden Öcalan, demokratik çözümün gelişmemesi durumunda ise savaşın gündeme geleceğini söyledi.

‘PKK silah zoruyla dağlardan sökülemez’

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın DTP’yi Meclis’e çağırdığı açıklamasını olumlu olarak değerlendiren Öcalan, şöyle konuştu: ‘Olumludur, fakat öyle tüccar zihniyetiyle, bir koyup on alacağım mantığıyla olmaz, diyalogla olur. Seçimden sonra demokratik diyalog yerine inkar politikaları dayatılırsa, imha dayatılırsa doğal olarak savaş gelişebilir, kontrolden çıkar. Daha önce de uyarmıştım; böyle bir savaş gelişirse, gerilla sayısı iki yılda elli bine dayanır. İran’dan yoğun katılım var. Suriye’deki halkımızın zaten tamamı PKK’lidir. PEJAK ve PÇDK gelişme potansiyelleri yüksek olan partilerdir. ABD onlarla görüşüyor olabilir. Ben ABD ile savaşalım demiyorum ama ABD ile kurulacak ilişkilerde belli ilkeler olmalı ve çizgi korunmalıdır. Gerekirse İran’la da sorunlar çözülebilir. Bir de sanki KDP ve YNK isteseler PKK’yi bulunduğu bölgeden çıkarabilirlermiş gibi bir hava yaratılıyor. Bu da maksatlıdır. Aslında böyle olmadığı biliniyor. Güneyli güçler eskiden bizimle çok savaştılar. Daha önce 90′lı yıllarda Türkiye’nin 40 bin askerini de arkalarına alarak öyle saldırmışlardı ama sonuç elde edemedi. PKK’nin öyle silah zoruyla dağlardan sökülemeyeceği anlaşılmalıdır. Dediğim gibi seçimden sonra demokratik çözüm gelişmezse çıkmaz derinleşir ve savaş gündeme gelebilir. Irak’taki savaşa benzer şeyler gelişebilir. İşte karakollara dalma olayı ortada. Bu tür vahim olaylar gelişebilir. Ben yine uyarıyorum: Kimse benim adıma intiharvari eylemlere girişmesin. Mücadeleyi sürdürenler, dağda gerillacılık yapanlar kendi onurları, özgürlükleri, ideolojileri için ne yapmaları gerekiyorsa kararlarını kendileri verirler. Kararlarından, yapacaklarından kendileri sorumludur. Benim adımı kullanıp ‘APO için vuruyoruz, kırıyoruz’ demesinler. Seçimlerden sonra demokratik ulus çerçevesinde çözüme gidilmezse, daha önce de savunmamda söylediğim gibi savaş gelişebilir ve bundan herkes zararlı çıkar. Ben bu düşüncelerimi özgür bir yurttaş olarak ifade ediyorum.’

‘Çiller’i öldürmeyi teklif ettiler’

ABD’de Hudson Enstitüsü’nde yapılan bir toplantıda konuşulan Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ın Türkiye’ye kaçırılması senaryosunu değerlendiren Öcalan, ‘Öyle 5-10 PKK’liyi teslim etmekle PKK’yi bitiremezler. Güneyli güçlerin PKK’ye yöneleceklerini sanmıyorum. Çünkü onlar da artık PKK’nin zorla, hileyle tasfiye edilemeyeceğini anlamışlardır. Bunlar seçime yönelik şeylerdir. Zamanında benim için de aynı planları yapmışlardı. Hatta Çiller zamanında da bana ilişkin planlar konuşulmuştu. Ben teslim edilecektim, Çiller’in oyları patlama yapacaktı, Çiller ‘Anatürk’ olacaktı. Bu toplantıda PKK’nin Beyoğlu’nda bomba patlatıp, 50 kişinin ölmesine neden olacağı da konuşulmuş galiba. Ben daha önce de söylemiştim, bazı gruplar çıkıp PKK adına bu tür işleri yaparlar, bu tehlike vardır. Hatta iki-üç tane dengesiz PKK’liyim diyeni bulup onları da kullanabilirler. Ben bu uyarıları yaptığım zaman beni tehdit etmekle suçluyorlardı. Ama bakın şimdi bunu ben söylemiyorum, Hudson’da Türk askerlerinin olduğu toplantıda bunlar konuşuluyor, ben ne yapabilirim. Ben başından beri söylüyorum, bu tür karanlık işlere biz hiçbir zaman gelmedik. PKK bu tür komplolarda yer almaz. Hatta daha önce söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum ama 1996′da devletten bir kesim Çiller’i öldürme konusunda bize teklifte bulundu. ‘Biz gerekli şartları sağlayacağız, siz halledersiniz’ dediler. Ancak ben kabul etmedim, bu tür komplo girişimlerine başından beri karşıyız’ şeklinde konuştu.

‘Ortadoğu planlarını deşifre ettim’

Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu ve ne kendisine, ne de avukatlarına verilen savunmasında bütün bu tehlikelere değindiğini belirten Öcalan, şunları belirtti: ‘Savunmamın verilmemesinin sebebi de budur. Zaten ben savunmayı verdikten iki gün sonra muhtıra olmuştu. Muhtıra benim savunmamla bağlantılıdır. Savunmamda, kaba bir benzetmeyle Lenin’in Syces-Pycot anlaşmasını ortaya çıkarması gibi, ben de emperyalist devletlerin Ortadoğu’ya yönelik planlarını açığa çıkardım. Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu durumu, Kürtlerin statüsünü ve çözümsüzlüğünü ben I. Dünya Savaşı’na kadar götürüyorum. Aslında emperyalistlerin Ortadoğu’ya dair planları ve o süreç halen devam ediyor. Ortadoğu’da her zaman yerel işbirlikçiler, emperyalist güçler ve özgürlük hareketleri var olmuştur. Emperyalizm ve kapitalist anlayışının oluşturduğu tablo ortada; Ortadoğu kan-revan içinde. Sermayenin insanlığı ve doğayı ne hale getirdiği ortada. Doğa adeta isyan ediyor! Cezaevinden bir arkadaşın bu konuya ilişkin nitelikli ve doyurucu bir mektubu vardı. Arkadaşın mektuptaki görüşleri doğrudur; I. Dünya Savaşı’ndan sonra Kahire’de yapılan konferansta Kürt sorununun çözümsüz bırakılıp, ancak sürekli zinde ve güncel tutularak Türkiye, Suriye, İran ve Irak üzerinde bir koz olarak kullanılacağı üzerinde anlaşıldığını belirtiyordu. Ayrıca Kürtler lehine bir devletleşme olamayacağı da belirtilmiş, çok doğru bir saptama. Bu statü 1990′lı yılların başına kadar devam etti. Daha sonra 90′lı yılların başında, özellikle ABD’nin Irak’a ilk müdahalesi sonrasında koşullar değişmeye başlayınca bu statüde farklılığa gidildi. İngiltere, ABD ve İsrail, Güney’de Kürtlerin bağımsız bir otorite olabileceğine karar verdi. Bu oluşum sayesinde bölge devletlerine, İran olsun, Türkiye olsun, Arap devletleri olsun, daha rahat müdahale edilecekti. O dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, İngiltere’ye gidip bu planı onaylatıp öyle döndü. Hatta ‘İngiltere’den yeşil ışık aldık’ demişti. Bunun anlamı şuydu: Güney’de bir Kürt oluşumuna izin verilecek, karşılığında PKK tasfiye edilecekti. Türkiye’nin PKK’ye karşı yürüttüğü kirli savaşa ses çıkarılmayacaktı. Anlaşma buydu, o dönem Talabani, Barzani defalarca benimle görüştüler, gelip kendilerine katılmamı istediler. Tabii ben reddettim, çünkü ben bunun çözüm olmayacağını biliyordum. Özgürlük çizgimizden taviz veremezdik. Kabul etseydim onların basit bir adamı olmuş olacaktım. Böyle Türkiye’de birçok kişiyi kullanmaktalar. Fakat bu tür şeyler PKK’yi etkilemez. O dönem İsrail’in de koruma yönünde önerileri olmuştu. Ama ben bunların hiçbirini kabul etmedim, ‘bu adam iflah olmaz’ dediler. Sonuç olarak, tasfiye edilmeme karar verildi.

‘Ulus-devlet eşittir faşizm’

Genelkurmay Başkanı’nın bu konuya ilişkin geçenlerde özeleştirel bir açıklaması olmuştu. Güney’deki Kürt Federe Devleti’nin oluşumunda kendi politikalarının rolü olduğunu ima ediyordu. Güney’deki devlete İsrail’in ve ABD’nin destek verdiği biliniyor. Bu devlet Ortadoğu’da İsrail’in ittifak yapabileceği bir devlet olacak. Fakat Kürtlerin tamamı sadece İsrail ile ittifak yapmış durumda değildir. Böyle bir durumda bütün Kürtler İsrail ile işbirliği yapacak olsa Türkler, Farslar, Arapların saldırısına uğrayacaklardır. ABD’nin İran meselesi de halen ortadadır. Ben ulus-devlet anlayışının çözüm olmadığını uzun bir süredir söylüyorum. Bana göre ulus-devlet eşittir faşizmdir. Savunmamda PKK’nin de bu anlayışı stratejik olarak aştığını anlatmıştım. Ulus-devletler karşılıklı çatışmayı doğurur. Türkiye solu da bunu halen anlamış değil. İşte El Fetih ve Hamas’ın durumu da ortada. Onlar da ulus-devlet anlayışının getirdiği çıkmazdadırlar. Benim daha önce çözüm olarak sunduğum sistem Demokratik Ortadoğu ve Demokratik Türkiye’yi öngörüyor. Kürt sorunu olan devletlerin kendi mevcut sınırları içerisinde demokratik yollarla sorunu çözmelerini öngörür. Türkiye’deki ulus-devlet anlayışı Kürt sorununun bugünkü noktaya gelmesine neden olmuştur. Bu sert ulus-devlet anlayışının esnetilmesi gerekiyor. Ulus-devletin en büyük uygulayıcıları olan Fransa ve Almanya bu anlayışı terk ediyorlar. Ben bunları savunmamda geniş geniş açıklamıştım. Avrupa Birliği’nin Ortadoğu koşullarına bir çeşit uyarlanmasıdır. Böyle bir Ortadoğu’da İsrail de barış içinde yaşayabilecektir.

CHP-MHP koalisyonu hazırlanıyor

Emperyalistlerin I. Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya müdahalesinde önce Yunanlılar Batı Anadolu’yu işgal edip, daha sonra Anadolu’yu tamamen terk etmek zorunda kaldılar. Öncesinde Ermeniler de emperyalistlerin böyle bir oyununa gelmişlerdi. Büyük bir coğrafyaya yayılmış Ermeniler bu oyun neticesinde katliamla karşı karşıya kalıp, Anadolu’dan sürüldüler, küçücük bir coğrafyaya sıkışmak zorunda kaldılar. Bugün geldiğimiz noktada Kürtleri de bu şekilde sürmekten söz edenler var. Bunun sözcülüğünü başta CHP olmak üzere Neo-İttihatçılar yapıyor. Ama bu mümkün değil, büyük bir felakete yol açar. Kürtlerin durumu ne Ermenilere benzer, ne de o dönemki Yunanlılara benzer. Kürtlerin bugün arkasında ABD ve İsrail de vardır. Ayrıca Kürtlerin kendilerini savunacak güçleri vardır. İşte Türkiye’yi bekleyen asıl tuzak budur. Hudson toplantısında işte bunlar konuşuluyor. Ben söyleyince talimat olarak değerlendiriyorlar. Ama bu mümkün değil, ben çılgın mıyım buradan talimat vereyim, örgüt yöneteyim! PKK’nin kendi özgün önderlikleri var, kararlarını kendileri alırlar. Kendi özgürlükleri, kendi onurları için ne gerekiyorsa o kararı alırlar. Şu anda tüm çabalar bir MHP-CHP koalisyonu için gösteriliyor, AKP zayıflatılmaya çalışılıyor. Radyodan Baykal’ın benim hakkımda söylediklerini dinledim, bu konuda da cevap hakkımı kullanıyorum. Seçimden sonra bu koalisyon iktidara gelirse, Türkiye dış dünyadan tamamen izole edilecektir. Neo-İttihatçı fikirlere sahip bu iktidar Türkiye’yi içe kapayacaktır. ABD’ye düşmanlar, AB’ye düşmanlar, Kürtlere düşmanlar. Putin de bu son enerji hamlesiyle, Rusya’nın Türkiye’nin aradığı anlamda bir müttefik olamayacağını göstermiş oldu. Çin’le ilişki kurulması da mümkün değildir, çünkü Uygur meselesi var. Ömürleri altı ay, bir yıl kalmış rejimlerle, Ahmedinejad ve Beşar’la mı ittifak kuracak? Bunların yol alması mümkün değildir. Neo-İttihatçı fikirlerin temeli 1906′ya kadar dayanır. Yüzyıllık bir geçmişi vardır. O dönem İttihatçıların lideri Enver Paşa’nın Turancı fikirleri vardı. Bu fikirlerini hayata geçirmek için I. Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’ya gidiyor. M. Kemal hiçbir zaman Enverist olmamıştır. M. Kemal’den sık sık bahsetmemin nedeni budur; O, ne halife olmayı kabul etmiştir, ne de pantürkist politikalarla Orta Asya’ya yayılmayı kabul etmiştir, son derece pragmatist, gerçekçi yaklaşmıştır. M. Kemal o dönemde kurtarılacak ne kaldıysa ancak o kadar kurtarabilmiştir, bu da Misak-ı Milli’dir, cumhuriyettir. Şimdi de biz demokrasiyle bir şeyler kurtarabiliriz. Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi gerekir.’

DTP Meclis’e iyi hazırlanmalı

Öcalan, KNK ve Kongra Gel’in birleşmesi ve seçimler konusunda da şu değerlendirmelerde bulundu: ‘Sanıyorum KNK ve Kongra Gel birleşip ulusal kongre olacak. Artık tek tek şahısların görüşme ve diyalogları yerine kurumsal düzeyde ve heyet halinde uluslararası alanda Kürtler adına görüşmeler yapılmalı, bireyler öne çıkmamalı, bu durumun yarattığı sakıncalar olur çünkü. Kongreya Neteweya Gel, bir çeşit diplomasi kurumu olmalıdır. DTP’nin de Meclis’e bir grup oluşturacak şekilde girmesi önemlidir. Kürt sorunu ve çözümü konusunda iyi bir diplomasi yürütebilirler. Bir heyet oluşturabilirler. Bu şekilde çalışmayı esas alabilirler, şahıs ve bireyler üzerinden bu ilişkiler olmaz. Seçimlere ilişkin olarak da herkesi iradelerine sahip çıkıp, Bin Umut adaylarını desteklemeye çağırıyorum. Herkes oyuna sahip çıkarak iyi çalışmalıdır. Bu konuda aydınlar da üzerlerine düşeni yapmalıdır, kendilerine selamlarımı iletiyorum Özgür Yurttaş Girişimi’ne çalışmalarında başarılar diliyorum. Son dönemde cezaevlerinden gelen mektuplar da verilmiyor. Bütün cezaevindeki arkadaşlara selamlarımı söylüyorum; öykü, roman gibi edebi çalışmalar ve felsefe üzerinde yoğunlaşabilirler.’ BRÜKSEL – ANF

Yeniden yargılanmam gündeme gelmeli

Öcalan Avrupa Konseyi’nde görülen dosyası, Yunanistan’dan çıkarılma sürecinin ele alındığı mahkeme ve Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu dosya konusunda ise şunları söyledi: ‘Sağlık ve tecrit koşullarımın yerinde incelenmesi için AK Başkanlık Divanı’na sunulan önerge kabul edilmiş. Daha önce gelen heyetle de uzun uzun bu konuları tartıştık. Onlar da tekrar gelebilirler. Büyük ihtimalle buraya gelen CPT heyeti o doğrultuda bir rapor sunmuştur. O heyet de o raporda belirtilenleri incelemek için gelecektir. Bilindiği gibi Türkiye yeniden yargılanmamı hukuka aykırı bir şekilde kapattı. Şimdi AK’de bu durum da gündeme gelebilir belki. Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiğim savunmamın verilmemesi, bu neden, nasıl olur! Siyasi gerekçelerle nasıl savunmayı vermezler. Bu kabul edilemez! Ben onlara daha sonra gönderdiğim dilekçede avukatlarımın ve benim kendimi iyi savunabilmem için dosyanın örneğinin bana ve avukatlarıma verilmesini istedim. Dikkat edin ben bu dilekçemle cezaya itiraz etmedim; kararınızı değiştirin demedim. Sadece savcılık iddianamesinin, mahkeme kararının ve benim yazdığım iki savunmanın tarafıma ve avukatlarıma verilmesini talep ettim. İddianame, dosyadaki evraklar olmadan, o belgeleri görmeden kendimizi nasıl savunacağız? Ben bugün de bu konuda iki dilekçe yazdım. Birisini AİHM’e, diğerini Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazdım. Ağır cezaya yazdığım dilekçede bu savunmaların ve diğer evrakların bana ve avukatlarıma verilmesini talep ettim. AİHM’e de bu durum taşırılacak, onun için de lazım olacak. Bunun AİHM’e götürülmesi lazım. AİHM’e yazdığım dilekçede Yunanistan’dan da bahsettim. Bilindiği gibi Yunanistan’a girişimiz yasaldı, ama çıkarılışımız zorla ve hileyle idi, hukuka aykırıydı. Bu nokta çok önemlidir, bunun mutlaka açığa çıkarılması gerekir. Zamanaşımı sorunumuzun olmaması gerekir. Yunanistan istinaf mahkemesindeki dava beraatle sonuçlanmış, onu AİHM’e taşırsınız ya da yeni bir dava açıp sonuç alamayınca onu AİHM’e götürürsünüz. Hangi karar olursa olsun AİHM’e götürülebilmeli. Ayrıca Yunanistan’a iltica başvurumuz da vardı. Yunanlı avukatlardan birisinde olmalıdır. Atina’dan çıkarılışım yasa dışıdır, bunun mutlaka AİHM’e taşırılması gerekir. Avrupa Konseyi’nin daha önce yeniden yargılamaya ilişkin verdiği kararda ‘Öcalan suçunu itiraf etmiştir’ şeklinde bir ibare vardı. Bu dilekçede buna da itiraz ettim; bunu kabul etmiyorum, reddediyorum. Hiçbir şekilde itiraf söz konusu değildir.’

Add comment Temmuz 3, 2007

Askerin ihtiyaç duyduğu yetki

Fikret Bila
Eğirdir Dağ Komando Okulu turunda, PKK’nın yaptığı saldırı türlerini ve terörle mücadelenin nasıl yapıldığını gördük.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un en çok vurguladıkları yönlerden biri mücadelenin hukuk içinde yürütüldüğü ve yürütüleceğiydi. Bunun, devlet olmanın gereği ve sorumluluğu olduğunu sık sık anımsattılar.
Ancak komutanların verdiği örneklerden, bazı hukuki eksikliklerin mücadeleyi olumsuz etkilediği, hatta bu nedenle şehit verildiği anlaşıldı.
Org. Başbuğ, bu durumu “Önleme aramalarında sorunlarımız var” diyerek özetledi.

Eksik olan ne?
Org. Başbuğ’un sözünü ettiği önleme aramalarındaki sorunlar neler?
Org. Büyükanıt ve Org. Başbuğ’un vurgu yaptıkları konulardan biri “işbirlikçilerle mücadele” konusuydu. Bu mücadelede, aramalarda yetki sorunları bulunduğu anlaşıldı.
Org. Başbuğ’un da üzerinde durduğu gibi konut, işyeri, kamuya kapalı alan ve araçların kapalı bölümlerinde güvenlik güçleri önleyici arama yapamıyordu. Asker ve diğer güvenlik güçlerinin ihtiyaç duyduğu yetki buydu.
Bu alanlarda aramayı engelleyen, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na 5681 sayılı kanunla eklenen, “Durdurma ve kimlik sorma” başlığını taşıyan 4. maddesinin (A/ç) fıkrasındaki şu hükümdü:
“Polis durdurduğu kişi üzerinde veya aracında silah veya tehlike oluşturan diğer bir eşyanın bulunduğu hususunda yeterli şüphenin varlığı halinde, kendisine veya başkalarına zarar verilmesini önlemek amacına yönelik gerekli tedbirleri alabilir. Ancak bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılması istenemez.”

Bagaja bakılamıyor
Bu hüküm karşısında kendi sorumluluk bölgesinde Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nu da uygulayan jandarma, aracı durdurup kimlik sorabiliyor, aracın görünen yerlerine bakabiliyor ama kapalı bölümlerini; örneğin bagajını veya kamyonun kapalı kasasını arayamıyordu.
Bu yüzden şehit bile verilmişti. Org. Büyükanıt şu örneği vermişti: Erzincan-Çağlayan yolunda, kapalı kasası arı kovanı yüklü kamyonun bu bölümü aranamamış, kovanların arasında gizlenen teröristler ateş açarak askerleri şehit etmişlerdi.
Org. Başbuğ da şu örneği vermişti:
Bir köyden çıkan ve güvenlik görevlilerince termal kamerayla saptanarak durdurulan üç kişi parkaların altındaki silahlarla askerleri taramışlardı.
Aynı sorun konut ve işyerin için de geçerliydi. Söz konusu yasaya dayanılarak çıkarılan arama yönetmeliğinin hükmünü iptal eden Danıştay, “Yakalama ve gıyabi tutuklama kararı olsa bile özel hayat ve konut dokunulmazlığının ihlal edilemeyeceği”ne hükmetmişti.
Danıştay’ın iptal kararıyla doğan boşluk, terör örgütü tarafından kullanılıyordu.

Yer gösterme sorunu
Yetki yetersizliği konusunda Org. Yaşar Büyükanıt, 12 Nisan 2007′de düzenlediği basın toplantısında da şöyle çarpıcı bir örnek vermişti:
“Bir yerde bir operasyon yapılıyor. Çok sert bir arazi. Bir terörist örgütten kaçıyor ve teslim oluyor. Orada operasyonu yürüten komutan, arkadaşımıza diyor ki, ‘ben yuvalandıkları yeri biliyorum’. Alıyorlar bu teröristi, gidiyorlar. Teröristlerin ateşi başlıyor. İlk açılan ateşte yeri gösteren terörist hayatını kaybediyor. Şu andaki yasalara baktığımızda böyle bir olay vuku bulursa operasyonu yapan komutan mahkemeye gider. Çünkü yer gösterme diye bir şey yok. Neden yok? Yakaladığınız teröristi savcıya teslim edeceksiniz ama dağın başındasınız. Dağdan aşağı indireceksiniz, hemen savcıya göstereceksiniz. Böyle mücadele çok zor.”

fbila@milliyet.com.tr

Add comment Temmuz 3, 2007

Previous Posts


Son Yorumlar

ibo on Korvet Sınıfı Gemiler
predator on Colt M4 A1 ler
Demir on Ermeni Soykırımı Dedikler…
Demir on HOCALI KATLİAMI
Demir on Türkiye caydırıcı olmalı

Popüler Yazılar

Kategoriler