Posts filed under 'Pkk'
Terör
Ozcan YENICERI
ozcanyeniceri@yenicaggazetesi.com.tr
…………………………………………………..
Teror makas degistirdi
Son zamanlarda PKK teror orgutunun ozellikle ABD’den buyuk destek
aldigi bilinmektedir. ABD, PKK teror orgutune karsi Turkiye’nin
yapacagi operasyonlari da onleyerek, Irak’in kuzeyinde bu teror
orgutune buyuk bir koruma saglamaktadir.
Rahip Santora’yi olduren silah ile Dink’i olduren Glock marka silahin,
ABD silahi olup Irak’in kuzeyinden Turkiye’ye sokuldugu da bilinmektedir.
Bu veriler goz onunde tutuldugunda Malatya katliaminin sundugu mesaj,
Turkiye’deki terorun cok yonlu, karmasIk ve ciddi bir donusum icine
girdigini gostermektedir. Terorun cesitlenerek makas degistirdigi
gercegiyle Turkiye karsi karsiyadir. Yeni teror turu adhokrat ve mobil
bir karakter gostermektedir. Bu terorun yonlendirilmis gruplarin
gecici amaclar icin bir araya gelmesiyle olustugu anlasilmaktadir.
Kurumsal bir yapidan uzak ve bir birinden bagimsiz unsurlarin
gerceklestirdigi bir teror bicimidir. Bu tur olusumlarda kurumsal ve
orgutsel bagliliktan ziyade gecici amac birligi cercevesinde bir araya
gelenlerin dolayli bir bicimde yonlendirilmeleri soz konusudur. Bu
durum terorist eylemin arkasindaki orgute ulasmayi zorlastirmaktadir.
Hatirlanacagi gibi 70′li yillarin “sag/sol” adi altinda ideolojik,
seksenli yillarin PKK/Asala ozelinde etnik/irkci, 90′li yillardan
itibaren mezhepci teror uretilmeye calisilmistir. AB ile baslayan
surecte; etnik/irkci teror azinlik/cogunluk esasina bagli dinsel bir
teror alaniyla cesitlendirilmis olmaktadir. Ozellikle Dink cinayetinin
yarattigi sansasyonel etkiyi dikkate alan mihraklarin, Turkiye’yi
sarsacak temel alanin azinlik, inanc alani ve misyonerlik
faaliyetlerine yonelik saldirilarin oldugunu fark ettikleri
anlasilmaktadir.
Hrant Dink cinayetinin, ABD senatosunun Turkiye karsiti bir takim
karar almasina neden olan sonuclari olmustu. Misyonerlik yapanlara
karsi yapilan eylemler, azinlik mensuplarina karsi islenen cinayetler
ve din adamlarina yonelik saldirilarin da Avrupa ve ABD nezdinde buyuk
tepkilere neden oldugu ve olacagi iyi bilinmektedir. Bu durum bir
takim mihraklari bu tur saldirilari gerceklestirmeye yoneltmekte temel
saik olabilir.
Turkiye’ye karsi dayatma icine girenlerin elini guclendirmeye yonelik
menfur bir saldiriyla Turkiye yeniden karsi karsiya gelmistir. Bu
katliamin amaci, Turkiye’de azinliklarin inanc ozgurlugu olmadigi,
farkli etnisite mensuplarina karsi surekli bir sindirme operasyonu
oldugu imajini yaratmaya yoneliktir.
Son zamanlarda yasanan teror, Turkiye’ye karsi yururluge konulan buyuk
bir komplonun ayrintisi niteligindedir. Bu anlamda Turkiye’deki
bolucu, mezhepci teroru yoneten kanli baronlarin oncelikli
amaclarinin, milletlesme surecini durdurarak, milli dokuyu ayristirmak
oldugunun alti cizilmelidir. Asil amac Turkiye’de yasayan Turk
milletinin sosyolojik cozulmesini saglamak ardindan da etnik, azinlik
ve mezhep temelli siyasi cozulmeyi mumkun kilmaktir.
Ayristirma yontemi olarak da oncelikle farklilik, ayrilik, otekilik ve
baskalik gosteren turlu cesit kavramlar ortaya atilmistir. Boylece
kendisini bir ulkeye, bir tarihe, bir cografyaya, bir millete, bir
vatana ve bir degerler bicimine ait goren insanlara; aslinda farkli
kultur ve degerlere ait oldugu hissi verilmis olacaktir. Onun icin
millet dururken “mozaik”, Islam dururken “Ilimli Islam”, Turk dururken
“Turkiyelilik”, Milli kimlik dururken “alt kimlik/ust kimlik”
kavramlari piyasaya surulmustur. Bir gruba ya da bireye milli yapidan
ya da cogunluktan ne kadar farkli oldugu bilinci verilirse o birey ya
da grup o kadar cok ayrismaya meyilli olur. Bir etnisite ya da inanc
mensuplarinin baska etnisitelerin ya da inanc mensuplarinin buyuk
baskilari altinda bulundurulduklarina inandirilmalari durumunda,
onlari bir arada tutmak imkâni ortadan kalkar. Yapilmaya calisilan da
budur.
Tarih:20.04.2007
Add comment Temmuz 8, 2007
PKK nın Bilinmeyen Gerçek yüzü Kandil Dağı’ndan yaşanmış hikayeleri
PKK’lı Dilaram (29), 1991’de dağa çıktı. Örgüt eylemlerinde yer aldı. Kalaşnikof’uyla, roketatar ve el bombasıyla kaç kişi öldürdü, bilmiyor. 1996’dan itibaren Kandil Dağı’ndaki PKK radyosunda çalıştı. 2003’te üç arkadaşıyla birlikte ölümü göze alarak PKK’dan kaçtı. Üç yıldır Irak’ta yaşıyor. Kendisi gibi PKK’dan kaçan kadınlara ulaşması zor olmadı.
O güne kadar hiç konuşulmayan, üstü örtülen gerçekler, bu buluşmalar sırasında karşılıklı itiraf edildi. PKK’dayken bire bir tanık olduğu, birinci ağızlardan öğrendiği Abdullah Öcalan ve komutanlarının tecavüzleri ile örgüt içi infazları yazmaya karar verdi. Anı-roman olarak yazdığı kitabın adı, “Özgürlüğe Kaçış.”
Dilaram’la Irak’ta görüştüm. Kendisi gibi, “örgüt bulduğu anda öldürecek” dediği 100 eski PKK’lıyla diyalog halinde olduğunu öğrendim. Irak’ta bulunduğum beş günde 14 kadınla tanıştım, bazılarıyla kitapta geçen olayları konuşma imkanı buldum.
İçlerinden sadece dördü yüzlerini gizlemek kaydıyla fotoğraflarını çekmemi kabul etti. Abdullah Öcalan’la birlikte olduğunu anlatan iki kadın da sadece konuşmayı kabul etti. Biri Öcalan’ın dayağına ve üç kez tecavüzüne maruz kalmıştı. Diğeri ise başkanına itiraz etmeyi aklından bile geçirmemişti.DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ
Onları dört gün ve gece boyunca, gaz lambasının aydınlattığı soğuk bir odada sabahlara kadar dinledim. Sokakta yankılanan ayak seslerinin PKK’lıya ait olup olmadığını nasıl anladıklarına, nasıl tedirgin olduklarına tanık oldum.
Hepsi, PKK ve Öcalan’dan nefret ediyordu.
Bingöllü Sorgûl’ün PKK idam mangası tarafından kurşuna dizilirken söylediği ağıdı hep bir ağızdan ve ağlayarak söylediler. Türkiye’yi, köylerini, anne babalarını, kendileri dağa çıktıktan sonra doğan kardeşlerini özlemişlerdi. Ama hiçbiri itirafçı olmak istemiyordu.
Hepsi Cumhurbaşkanı, Başbakan ve İçişleri Bakanı’ndan af bekliyordu. Hepsi Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından sonra PKK’dan kopan 5 bin kişinin çıkacak bir af kanunuyla Türkiye’ye döneceğine, iyi vatandaş ve iyi anne baba olacağına inanıyordu.
Kadınların çoğu, örgütten birlikte kaçtığı erkek arkadaşıyla evlenmişti. Çocuklarına; Barış, Özlem, Umut adını vermişlerdi. Artık vatandaşı oldukları Irak topraklarında hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Hepsinin ortak korkusu, PKK tarafından infaz edilmekti. Hepsi kararlıydı. “Silah mı, Kürdistan mı? Asla! Bu kadar kandırıldık, bu kadar ihanete uğradık. Bir daha asla tetikçi olmayacağız.”
Dilaram, PKK tarafından öldürüleceğini bile bile yazdığı kitabında geçen ve hálá sağ olan arkadaşlarına PKK’dan bir zarar gelmesin diye kod adlarını değiştirdi. Röportaj sırasında bana da örgütte bilinen kod adlarını değiştirerek konuştular.
Dilaram, şu günlerde bitirmek üzere olduğu kitabını başta Kürtçe yazmaya başladı ama sonra Türkçe devam etti. Çünkü kitap Türkiye’de yayınlansın istiyor.
Neden dağa çıktınız?
- 1991 baharıydı. 13 yaşında, kıpır kıpırdım. Bir gün ablamla dağa pancar toplamaya gittik. PKK’lıları ilk o zaman gördüm. Kadınlar da vardı. Önce korktum. Çünkü köylüler onlar için dağdaki mahkumlar, diyorlardı. O an, kaderimin değişeceği yer burası, dedim. Mutlaka onlarla olmalıydım. Tarihini okumuştum ama Kürdistan neresi, bilmiyordum. Babam, yaşadığımız köy, derdi. PKK’lılar “Kürdistan için savaşıyoruz. Siz niçin bize katılmıyorsunuz” dediler. Akşam dönüşte düşündüm. Anneme, dağdaki mahkumlara katılacağımı söyledim. Sonra köye gelip bayrak açtılar. Muhtarın evinde toplandılar. O gün kararımı verdim. Nöbetçi PKK’lıya ben de geliyorum, dedim. Yaşın küçük, dedi. Amcamın oğlu Welad’la katıldık. Welad sonra mayına bastı, öldü.
Aralarına katıldığınız ilk gün neler oldu?
- Evden gizlice kaçmıştım. Altınlarımı, en güzel, rengarenk elbiselerimi, çoraplarımı yanıma almıştım. Bir de babamın en güzel kalemlerini, misafir odasının duvarındaki heybeyi ve kardeşimin mekabını çalmıştım. Heybeye yiyecek doldurmuştum. Yüküm ağırdı. Benimle alay ediyorlardı. Sarı pembeli giysilerim kilometrelerce öteden seçiliyordu. Kamuflaj nedir bilmiyordum ki. Alacakaranlıktan sabahın 5’ine kadar yürüdük. İkinci gün elime Kalaşnikof verdiler. 15 gün sonra babam haber yollamış, kızımı vermezseniz sizi buralarda barındırmam, diye. Babam zengin ve sözü geçen bir adamdı. PKK her ay babamdan 50 milyon alıyordu. Beni amcama teslim ettiler.
Ama tekrar gitmişsiniz.
- Beyni yıkanmış gibiydim. Babam heder olacaksın dağlarda, dedi. 15 gün sonra halamın, amcalarımın oğullarını topladım, altı akrabamı yanıma alıp tekrar dağa gittim. Sonraları ölen bir doktor vardı, Kendal. Başkanın Abdullah Öcalan olduğunu söyledi. Anlattı şöyle böyle, peygamber diye. Kafamda hayal ettim Öcalan’ı. Elini uzatsa güneşi tutabiliyordu. Ayağa kalktığında dağlar, ayaklarının dibinde olacaktı. İlk aylarımda kafamda Apo’yu uçan mitolojik bir karakter olarak çizdim. Mantıklı düşünecek yaşta değildim. Köyden çıkmış, ilkokul mezunu bir kızdım. Ancak böyle hayal edebildim. 13 yıl boyunca hep önderlik gerçeğini yani Apo’nun çocukluğunu, babasına isyanını, hayatını öğrettiler.
Abdullah Öcalan’la karşılaştınız mı?
- Onlara katıldığım yılın sonbaharında Bekaa Vadisi’ne eğitime gittim. Apo akademide kalmıyordu. Evi Barliya’daydı. Merakla mitolojik kahramanı görmeyi bekledim. Apo’yu ne kadar tanrılaştırırsam, örgüte o kadar bağlanmış olacaktım. Beni tembihlediler. Ne kadar hakaret ederse etsin, doğrudur başkanım, diyeceksin dediler. Bekliyordum, hayatımdaki en önemli insanı görecektim. Apo’yu görenler bayılırmış. Ben de bayılmaktan korkuyordum. Derken elli M16’lı koruma ordusuyla geldi. Aramızda neden korunduğunu anlayamadım. Açık havada, Bekaa’da tek sıra halinde diziliydik. Afganistan komünistleri, Ermeniler, Avrupa’dan gelenler de vardı. Apo’yu görünce çok şaşırdım. Hiç hayalimdeki lider tipine benzemiyordu. İriyarılığı idare ederdi ama göbekliydi.
ÊKonuştu mu sizinle?
- Bana ilk söylediği, “Senin baban bir alçak, senin baban bir düşman ajanı, senin baban bir reformist, senin evin bir düşman karakolu. Senin kafandaki düşman karakolunu yıkacağız” oldu. Öyle bir sevindim ki. Kocaman başkan beni, ailemi tanıyor, dedim. Eğitim bitti, Apo evine gitti. Küfürleri iltifat gibiydi. Şimdi babam ve ailem benim için kutsal ama o zaman emir verseydi git, babanın kafasına kurşun sık, diye, gözümü kırpmadan babamı, annemi yere sererdim. Şimdi silahım olsa kime yönelteceğimi bilirim ama bir daha elime silah almam. Geriye baktığımda o hayatı yaşamadım sanki. O Dilaram ben değildim.
Kaç insan öldürdünüz?
- Bilmiyorum.
Örgüt içinde yargılandınız mı?
- Üç kez. Yönetimle zıtlaştım. Üç gün sosyal tecrite alındım. Kimse benimle konuşmuyordu. Birinde çok zorlanmıştım. 1995’ti. Yukarıdan gelen, ayrıcalıklı ve çatışmaya hiç katılmayanlar bize iş buyurup duruyorlardı. Şunu getir, bunu taşı, diye. Hayat çekilmez hale gelmişti. Saldırıya yazmışlardı beni Zagroslar’daki. Mektup yazdım. Gideceğim, kafama kurşun sıkıp öleceğim, dedim. Zayıf biri değildim. Her gün ceset görüyordum, yaralı taşıyordum. Ama bu yaşamdan kurtuluşum yoktu. Ölmekten başka çarem yoktu. Mektubu verdiğim arkadaşım sonucu göze alamayıp yönetime vermiş. Telsizle çağrıldık, geri dönün diye. Hemen anladım olanları. Tabur komutanı bana hakaret etmeye başladı. 15 gün tutuklu kaldım. Kimse konuşmuyordu benimle, yemeği ayrı yiyordum. Sonra özür dilediler, tepkili olmayayım diye. Eski kadroların tepkisinden korkuyorlar.
Ayrılmaya o zaman mı karar verdiniz?
- Kendimi bir hiç olarak görüyordum. Dünyalı değildim. Ne mektup, ne haber. Ne anne, ne baba… Kaçmayıp ne yapacaktım. Ama nereye gidecektim?
Ne zaman, nasıl kaçtınız?
- 1996’dan itibaren savaşa gitmedim. Şemdinli’deki yaralanmadan sonra bir yıl yatalak kaldım. PKK doktorları altı kez ameliyat etti. Kandil’de radyoda çalıştım. 1999 Ocak’ında Ecevit’in konuşmasını duydum. Bu sırada eğitim veriyordum. Radyonun sesini açtım. İşin ciddiyetini anladık. “Bu iş bitti” dedik. Sonra rehavet başladı. Örgüt içi sistem, kadına yaklaşım, infazlar tartışılmaya başladı. Bazılarına itibarları, mertebeleri iade edilmeye başladı. Bir yerlere kaçsam, kurtulacağımı düşünmeye başladım. İki kadın, şimdiki eşim dahil iki erkek; dört kişi kaçmaya karar verdik. 21 Nisan 2001 gecesinde İran tarafına kaçtık. Arkamızdan atlarla geldiler ama yakalayamadılar. Gizlendiğimiz yerden gördük onları. Dört yıldır Irak’tayız.
Günlük, sıradan yaşama uyumda zorlandınız mı?
- Hálá tek başıma alışverişe gidemiyorum. Yanımda kimse olmadan dışarı çıkamıyorum. Kalabalıklarda başım dönüyor, bayılacak gibi oluyorum. Korkularımdan dolayı herhalde.
Sizi bulduklarında öldürürler mi?
- Onlara karşıt bir pozisyon alırsam, konuşursam elbette.
Kitap yazıyor, örgüt içinde olan bitenleri anlatıyorsunuz…
- Bu yazdığım kitaptan dolayı hayatım tehlikede. Birkaç kez karşılaştım onlarla. Henüz yazdığım kitaptan haberleri yok. Burada öldürdükleri insanlar var. İran ve Suriye Kürtlerinden iki kişi örgütten kaçmıştı. Yedi ay önce evlerini bastılar. Kafalarına kurşun sıkıp gittiler. Geçen yıl da PKK’dan kaçan merkez komitesi üyesi Sipan’ı öldürdüler.
Ne yapacaksınız?
- Bilmiyorum. Gidip birilerinden koruma talep etmem. Irak’ın durumu malum. Yeterince kendi güvenlik sorunu var.
Yazmamanız için baskı yapanlar oldu mu?
- Oldu. Ama eşim hep destekledi. İşin ucunda ölüm var. Fakat sen infaz edilen, tecavüze uğrayan arkadaşlarına kendini borçlu hissediyorsan yazmalısın, diyor. Yazarsam bu psikolojiden kurtulacağımı biliyorum.
Sizin gibi kaçanlar çok mu burada? Hayat şartları nasıl?
- Çok var. Dört yıl önce 300 kişi kaçıp geldi Irak’a. Hepsi Kandil’den kaçtı. Erkekler çoğunlukta. Kadınlar daha ürkek. O nedenle kadınlar erkeklerle birlikte kaçıyor. Bir kısmı burada evlendi. Kaçanlardan bazıları sınır kapılarında insan kaçakçıları tarafından öldürüldü. Çoğunun yiyecek ekmeği yok.
DİLARAM
BU KİTABI NEDEN YAZDIM?
Kaçarken mayınlı topraklardan geçtim. Yıllarca aynı mevziyi, yemek kabını paylaştığım yoldaşlarım tarafından vurulmayı göze aldım. Yaşadıklarımı, acılarımı bir kenara bırakıp kendi sade hayatımı yaşayacaktım. Ama vicdanım adına, delirdikten sonra infaz edilen yoldaşlarımın gözlerindeki son çaresiz bakışın borcunu ödemek, Apo ve komuta kademesindeki erkeklerin tecavüzüne uğrayan kadınlar için yazmaya başladım. 1992’de en yakın arkadaşlarım, PKK’nın insanlık dışı gaddar sistemine karşı çıktıkları için, aynı gün mahkeme edilip ertesi gün hepimizin gözleri önünde kurşuna dizildiler. İki avuç toprakla cesetlerinin üstü örtüldü. Sabah gittiğimizde tilkiler, kurtlar tarafından parçalanıp yendiklerini gördüm. Öldürülen her arkadaşımla birlikte benim ruhum ölüyordu. Ben o dağların ardında yaşananları yazıyorum. 40 bin kişi öldürüldü diyorlar. Bir bakın, eski kadrolardan kimse yok. İç infazlar tahmin edilemeyecek kadar kabarık.
RÖPORTAJDAN SONRA GELEN VASİYET
Biliyorum beni öldürecekler
Bu kitaptan sonra beni öldüreceklerini çok iyi biliyorum. Ama benim kaybedeceğim bir şey yok ki. İnsan ölümü aştığında kaybedecek bir şeyi kalmıyor. Ben de ölümü birçok kere aştım. Bu nedenle korkmuyorum. PKK’da kendime ait olmamamın acizliğinden dolayı intiharı çok düşündüm. Ama cesaret edemedim, arkamdan korkak, zayıf ve iradesiz kadın, demelerini istemedim. İntiharlar da infazlar kadar çok PKK’da. Özellikle kadın intiharları… Sana bir vasiyetim var. Eğer bu röportajdan sonra bana bir şey olursa, muhakkak yaz. Onların yanına bırakmayın. Onların birer katil olduğunu bir ben biliyorum bir de onların kendileri. Apo için işlemeyecekleri cinayet yok. Bir de hiçbir yoldaşımın infazına katılmadım, yoldaşıma kurşun sıkmadım, bu açıdan vicdanım rahat, bu da bilinsin.
HABUR’U AŞSAM TOPRAĞI ÖPECEĞİM
Köye dönmek istiyorum. Annemi, kız kardeşlerimi 15 yıldır görmedim. Babamı almak için geçen yıl sınıra gittim. Ülkeme uzanan uzun yolları solumak için ağladım. Yıllar sonra ilk kez Türkiye’ye giden yolları gördüm. İçimde bir ses, git, ucunda ölüm olsa bile git, ülkende yaşa, dedi. Ben Türk düşmanı değildim, ülkeyi bölmek gibi bir hayalim yoktu. Durumum netleşecekse, hapse girmeyeceksem gelirim. Örgüt üyeliğinden aranıyorum. “Dön” çağrısına güvenmediğim için gelmedim. Af çıkarılırsa İbrahim Halil’i (Habur) aştığımda toprağı öpeceğim. Türkiye’de işlenmiş bir suçum yok. Türkiye’ye hiç inmedim, orada kimseyi öldürmedim. Bir gün döneceğimi biliyorum.
TECAVÜZE UĞRAYAN ŞIRNAKLI EVİN ÇILDIRIP KAYALARA TIRMANIYORDU
Evin, çok güzel, fakir bir köylü kızıydı. Masmaviydi gözleri. Gece yarısı nöbette PKK’lı bir komutan tecavüz etti. Akli dengesini kaybetti. Çok tedavi gördü, elektrik şoku verildi. Gece yarısı oldu mu kızcağız çıldırıp kayalara tırmanıyordu. Herkes biliyordu. Tecavüzcü, Irak Kürdü’ydü. En sonunda Evin kaçtı ama kaçarken de mayına bastı. İki bacağını kaybetti. Köylüler bulup ailesine teslim ettiler. Evin, örgüt içindeki kadının trajik öyküsüdür.
SON BEŞ YILDA BEŞ BİN KİŞİ PKK’DAN KOPTU
Türkiye’de af çıkarsa PKK çözülür. Çok insan yararlanır bu aftan. Herkes evine dönmek, yeni bir hayat kurmak istiyor. Burada tanıdığım o kadar çok insan var ki. Af çıksa PKK’nın içyüzü ortaya çıkar. Toplum rahat nefes alır. İtirafçılık olursa insanlar zarar görürler, kimse kimseye güvenmez. Af çıkarsa kimi köyünde çiftçilik yapar, kimi ailesine döner. Son beş yılda 5 bin kişinin PKK’dan koptuğunu biliyorum. Hepsi Avrupa’da değil. Kimi kayboldu, kimi kaybettirildi, kimi bulaşıkçı, kimi inşaatçı, kimi tuvalet temizliyor. Irak’takilerin özel korunması durumu yok. Zor durumdalar. Memlekete gitmek isteyip de gidememek büyük çöküş. ODTÜ mezunu ama burada inşaatta çalışıyor. Bunları kazanmak, Türkiye’ye kazandırır.
BİRBİRİMİZE O KADAR DÜŞMANDIK Kİ BAŞKA DÜŞMANA İHTİYACIMIZ YOKTU
Artık hiçbir şey ve insan uğruna o hayatı bir daha yaşamam. Öcalan’a tapmıştım. İnsanlar yaşadıkça akıllanıyor. Onun (Abdullah Öcalan) kurduğu sistemde birbirimize o kadar düşmandık ki başka düşmana ihtiyacımız yoktu. Birbirimizi yok etmek için psikolojik savaş, hakaretin haddi hesabı yok. Kadınlar arasında yapılmadık hakaret, dedikodu, ayakoyunu, kariyer uğruna insanları kullanma kalmamıştı. Yazdığım, herkesin öyküsü. Bana iyi davranmazsan, karşında ateş topu olurum.
Bize Apo tecavüz etti
BİRİNCİ KADIN
“Şiddet kullanarak tecavüz eden Apo’dan intikamımı komutanlarıyla yatarak aldım”
Öcalan’ın Şam’daki evine Yoğunlaştırma Evi denir. Yoğunlaştırma Evi’ne bakire, genç ve güzel kadınlar alınır. Vahşi, “çöl güzeli” kızlardan hoşlanırdı ama sarışınlara daha çok ilgi duyardı. Ben de Yoğunlaştırma Evi’ne çağrıldım. Apo bir gün beni masaja çağırdı. Gittim, ılık su dolu leğendeki ayaklarını yıkadım. Hani köy ağaları gibi. Beni azarlamaya başladı, bilmiyorum diye. Sırtüstü uzandı, şimdi bütün vücuduma, dedi. Anladım neler olacağını. Çünkü cinsel istek uyandığını gördüm. Soyun, dedi. Soyundum. İç çamaşırlarını da çıkar, dedi. Ayağa kalkıp sarılıp sıkınca korktum. Kendimi savunmak için Apo’ya vurdum. Üç yumruk attı yüzüme ve kafama. Küfretti bana. “Düşkün, fahişe, rezil kadın. Seni özgürleştirmeye, tabulaştırdığın zincirleri kırmaya çalışıyorum” dedi. Titrediğimi görünce kovdu beni. “Sen Kesire’sin. Beni onun gibi yok etmek istiyorsun. Sen köle kalacaksın!” diye bağırdı. Ama bu daha ilk denemeydi. Dışarıda bekleyen tecrübeli kadınlar, beni psikolojik olarak hazırlama toplantısına çağırdı. Ağladım. İçlerinden biri, Osmanlı Sarayı’ndaki Valide Sultan gibiydi. Beni azarladı. “Başkan bizi özgürleştiriyor. Sen özgürleşmek istemiyor musun? Başkana erkek gözüyle bakıyorsun. O başkan, o zincirlerimizi kıran bir peygamber.” Beni akşam yemeğinden sonra yine çağırdı Apo. Bu kez çözümsüzdüm. Kime derdimi anlatacaktım? O ana kadar ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım. Bekaretimi aldı. Sonraki günlerde iki kez daha sevişti benimle. Ben de Öcalan’dan intikamımı komutanlarıyla yatarak aldım. Çünkü beni gönderirken dağa, “Sakın bir erkekle ilişkini duymayayım. Benim yetiştirdiğim kadınlar, hiçbir erkekle ilişkiye girmemeli, sonuna kadar bana bağlı kalmalı” dedi. Beni infaz etmemelerinin nedeni, Öcalan’ın evinde kaldığım için rütbe verilmesi. Bu yüzden dokunmadılar bana.
İKİNCİ KADIN
Meğer özel kadını değilmişim
Ben de Apo’nun Şam’daki Yoğunlaştırma Evi’nden geçtim. Ben direnmedim, karşı koymayı aklımdan geçirmedim. Apo, benimle birlikte olduktan sonra çok vaatlerde bulundu. Kendimi hep onun için özel, başkanın kendisiyle birlikte olmaya layık gördüğü kadın sandım. Çok safmışım. Güya gözdesiydim, ayrıcalıklıydım. Yıllarca böyle sandım. Haber geldi, başkan beni Suriye’deki evine çağırıyordu yine. Hazırlandım. Heyecanlıydım. Yolda baktım, başka kadınlar da katıldı. Hepsi de güzel ve gençti. O uzun yolculukta birbirlerine anlattıklarına inanamadım. Çok sarsılmıştım. Bir mola sırasında su içeceğimi söyleyip kaçtım. Dağa döndüğümde bana bir şey yapmadılar. Ne de olsa başkanla yatma şerefine nail olmuş ayrıcalıklı bir kadın komutandım.
Tanıklar anlatıyor
KADINLARI KADINLAR KURŞUNA DİZİYORDU
Bir insanın doğasına, benliğine aykırı davranması ne kadar zorsa, PKK’da kadın olmak da o kadar zor. Çok doğal bir kahkaha, bir erkeğe bakış, bir söz ya da davranış, “Kadınlığını pazarlıyor” töhmeti altında kalmak için yeter. Kendimizi hep baskı altına alıyorduk.
“Erkek işbirlikçisi” deyimi, PKK’da son yıllarda çok yaygındı. Yukarıdan gönderilen bir kavram. Omuz omuza verdiğin erkek arkadaşlarınla samimi olursan bu suçlamaya maruz kalırsın. Cezası ölüme varacak yaptırımlar uygulanır. Ama kadınlar öldürülürken erkekler ödüllendirilir. Taliban sistemi gibi. Karşılıklı bir aşk yaşandığında dişi olan suçludur.
Gönüllü kadınlardan idam mangası oluşturuluyordu mahkemeden sonra. İdama mahkum edilenin elleri bağlanıyor. Kurşuna dizilmeden az önce de gözleri. Kadınları kadınlar öldürüyordu.
Merkez Komitesi’ne ve komutanlığa getirilen kadınların hemen hepsi, kendi cinsine ihanet edenler. Her şeyi biliyorlar. Hepsi Apo’nun evinde kaldı. En çok ezen, hakaret eden de o kadınlardı. Yıllarca savaşıp çocuk yaşta evinden ayrılan çok kadın infaz edildi. Aşık olduğu için “hain” damgası yiyip öldürüldü.
MARDİNLİ ROJİN HAMİLE BIRAKILDI, İDAM EDİLDİ
Mardinli Rojin’in bir eli yoktu. Hamile bırakıldı, üst düzey bir komutan tarafından. Sonra da idam edildi. Tecavüzcü ise şu an Osman Öcalan’ın partisinde.
ÖLMEDEN ÖNCE SON İSTEĞİ ÇOCUĞUNU DOĞURMAK OLDU
Yedi aylık hamile Ronahi’nin Zele’de infaz edildiğini Osman Öcalan da Cemil Bayık da iyi biliyor. Çünkü onlar karar verdi. 1991’den beri arkadaşımdı. Suriye-Kamışlılı’ydı. Son isteğini sordular. “Çocuğumun hayatını bağışlayın. O doğduktan sonra beni idam edin” dedi. Suçu, biriyle ilişki kurmasıydı. Babasına dokunmadılar. Ronahi, karnını kuşakla bağlıyordu ama büyüyünce gizleyemedi. Açığa çıktı. İnfaz manga komutanı, Cemil Bayık’a, Ronahi’nin son isteğini söyledi. Cemil Bayık, “Hayır, idam edin” dedi. Karnında bebeğiyle öldürüldü.
MARDİNLİ HEVİDAN’A MEZARINI KAZDIRDILAR
Korucu kızı Hevidan, çok küçüktü, 12 yaşındaydı. Baho Ağa’nın aşiretindendi. Apo’nun çıkardığı “korucu çocuklarını kaçırıp PKK’lı yapma” kanunuyla kaçırılıp getirilmişti. 1997 Temmuz’unda 16 yaşına basmıştı. Kaçma planları yaptı ama anlaşıldı, tutuklandı. Beni en çok etkileyen, yargılanıp infaz kararı verildikten sonra yapılanlardır. Hevidan’ın eline kazma kürek verip mezarını kazdırdılar. Temmuz sıcağında çukur açarken söylediği türkü dağlarda yankılanıyordu. Son isteği sorulduğunda af dilemedi. “Kahrolsun Apo” dedi, o köylü kızı. “Ahım sizin boynunuzda kalacak!” İnfaz mangasında tek bacağı protezli Siirtli Rengin, Hevidan’ı gözünü kırpmadan taradı. Ölmüyordu bir türlü. Kadınlar başını taşlarla ezerek öldürdüler.
EYLEM İNTİHAR ETTİ, SEVDİĞİ ’BENİ KIŞKIRTTI’ DEYİP KOMUTAN OLDU
Eylem’i hiç unutamıyorum. Çok yakın arkadaşımdı. Siirt, Baykanlıydı. Çok güzeldi, sarışındı. Şakacıydı, bizi güldürürdü. Sevdiği erkekle ilişkisi açığa çıktı. 1994 yılıydı. Zagroslar’daydık. Bahardı. Birbirlerine kur yaparken yakalandılar. Erkek kaçıp gitti. Eylem, Avaşin Suyu’ndaki bir kayanın üzerine çıkıp beklemeye başladı. Kaçıp gideceği, derdini anlatacağı kimse yoktu ki. Eylem’i aramaya çıktık. Erkekler öndeydi ve ellerinde silahlarla arıyorlardı Eylem’i. Baktım, Eylem, elini yüzünü yıkıyor. Kalktı, bize döndü. Elinde bomba vardı. Sevdiği erkek de aramızdaydı. Tek tek yüzümüze baktı, sevdiği yüreksiz adamın gözlerinde durdu uzun uzun. Sonra “Yaklaşmayın, kimseye zarar vermek istemiyorum” dedi. Biliyordu, sonunun ne olacağını. Bombanın pimini çekip patlattı. Havaya uçtu. Vücudunun bazı parçalarını Avaşin Suyu alıp götürdü. Yüreğini, hayallerini, sırlarını da. İntihardan sonra yapılan toplantıda Eylem’in dişiliğini kullandığı, erkeği ihanete sürüklediği söylendi. O sevdiği erkek ise ayağa kalktı. “Beni kışkırttı. Beni yoldan çıkarmak için cezbeden bir şeytandı. Düzelmem için bir fırsat verilmesini talep ediyorum” dedi. “Şak şak” alkışladılar. Apo hakkında sloganlar attılar. Ben de alkışlayıp sloganlara katıldım. Katılmasaydım sonumun ne olacağı belliydi. Sevdiği erkek, özeleştiriden sonra ödüllendirildi. Eline çok güzel bir silah verildi, komutan oldu. Eylem, benim içimde büyük bir yara.
TECAVÜZCÜLERİN CEZALANDIRILDIĞINI HİÇ GÖRMEDİM
Tecavüz edenlerin cezalandırıldığına hiç tanık olmadım. Tecavüze uğrayan kadın hep susmak zorundaydı. Eğer susmazsa erkek, yetkisine yaslanıyordu. Merkez Komitesi üyelerinden biliyorum, yetkileri nedeniyle istediği kadınla birlikte oldular. Kadın asla şikayetçi olamadı. Kadın bir raporla bildirmek istese bile o rapor, ancak tecavüzcü komutanının eliyle Suriye’ye ulaştırılabilirdi. Komutan hiç kendi tecavüzünü yukarıya bildirir mi!


Add comment Temmuz 6, 2007
CIA’in gizlediği PKK raporu
örgütün kuruluşuna ilişkin tüm bilgileri sansürledi. CIA bundan tam 19 yıl önce “Irak, Türkiye, İran: Kürt Ayaklanmaları” başlıklı, 32 sayfalık çok gizli bir rapor hazırladı. Bilgi Edinme Yasası kapsamında 2002 Ocak ayında kamuya açılan 1 Mart 1988 tarihli bu raporda, üç ülkedeki Kürt hareketlerin geçmişleri ele alınıyor ve gelecek hakkında tahminlerde bulunuluyor.
3 sayfa simsiyah
Bu raporun bizi en çok ilgilendiren yönü PKK’nın ortaya çıkışı ve gelişmesini anlatan üç sayfanın tümünün simsiyah olması. Öyle ki, CIA’nın sansürcüleri, raporun başındaki “içindekiler” bölümünde Türkiye ile ilgili kısmı bile karartmışlar. Yani raporun adında Türkiye var ama içinde pek yok. Raporda PKK ile ilgili olarak, sadece, örgütün Batı Avrupa faaliyetleri kısmen yayınlanmış. Buna karşılık Irak ve İran Kürt hareketleriyle ilgili bölümlere pek dokunulmamış. CIA’cıların, PKK konusundaki bilgi ve analizleri neden “ABD’nin ulusal çıkarlarına aykırı” görüp gizledikleri çok ciddi bir soru olarak önümüzde duruyor.
Bu raporda Kerkük konusuna geniş yer ayrılmış olması da ilginç. Şöyle deniliyor: “Bağdat, Türkiye’nin, Kerkük’teki petrol bölgelerine el koymak için Kürtlerin çıkardığı huzursuzluğu bahane etmesinden kaygılı. Iraklılar, Osmanlı Devleti döneminde Türkiye’ye ait olan petrol zengini bölgeyi geri almak isteyen Türklerin, eğer Irak İran’a savaşta yenilirse, her an uygulamaya konulabilecek planları olduğuna inanıyorlar.”
‘Bağımsız Kürdistan zor ama mümkün’
Bu rapordan dört yıl sonra ABD’nin önde gelen tüm istihbarat kurumları bir araya geldi ve uzun bir çalışmanın ardından “Kürtler: Artan Umutlar, Eski Kaygılar” (The Kurds: Rising Expectations, Old Frustrations) başlıklı 17 sayfalık gizli bir raporu, 1 Eylül 1992 günü kaleme aldılar. Bilgi Edinme Yasası gereği Kasım 2000 tarihinde, bazı bölümleri sansürlenerek kamuya açıklanan raporda Irak, Türkiye, İran başta olmak üzere Kürtler hakkında bilgiler veriliyor ve buralardaki Kürtçü hareketler üzerinde ayrıntılı değerlendirmeler yapılıyor.
Batı strateji değiştirir
Amerikan istihbaratçılarının, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin ABD ile ilişkileri zora sokacağını saptamış olmaları dikkat çekici. Raporun “temel değerlendirmeler” bölümünde aynen şu paragraf var:
“Türkiye’deki büyüyen Kürt ayaklanması, Türk-Amerikan ortaklığını daha fazla baskı altına alır. Özellikle, Ankara PKK’ya karşı askeri mücadelesini tırmandırır veya Güneydoğu’daki Kürt asilerin üzerine daha sert bir şekilde gider ve ABD’nin de bu gayretlerine desteğini beklerse…”
Amerikalı istihbaratçıların, birleşik ve bağımsız bir Kürt devletinin “zor ama mümkün” olduğu yolundaki değerlendirmeleriyse epey uyarıcı: “Eğer tüm Kürtlerin ortak bir bağımsızlık hareketi gelişirse -ki bunu pek mümkün görmüyoruz- Batı uzun süredir sürdürdüğü politikasını değiştirmek durumunda kalabilir ve bir yandan varolan devletlerdeki stratejik çıkarlarını korumaya çalışırken diğer yandan yeni bir etnik devletin barışçıl bir şekilde ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.”
CIA ve Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) dışında Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarının istihbarat birimlerinin, ayrıca tüm kuvvet komutanlıklarının istihbaratla ilgili sorumlularının birlikte hazırladığı raporda Kürt hareketlerinin her ülkede ayrı ayrı gelişmesi öngörülüyor ve PKK’nın engellenmesi için Ankara’ya, reformlar yapması ve şiddet karşıtı Kürt partilerinin önünü açması öneriliyor.
Üçüncü bir rapor
Amerikan istihbaratçılarının öteden beri Kürt sorunuyla yoğun bir şekilde ilgili oldukları, 1 Temmuz 1979’da CIA tarafından kaleme alınıp Ekim 2002’de kamuya açılan 42 sayfalık “Kürt Sorunu Üzerine Öngörüler” (The Kurdish Problem in Perspective) raporuyla daha iyi anlaşılıyor. Bu, diğerlerine kıyasla daha akademik bir çalışma olarak dikkat çekiyor.
3 RAPORA GÖRE KÜRT NÜFUSU
Her üç raporda da Kürtlerin yaşadığı topraklar haritalarda gösterilmiş ve sayıları verilmiş.
1979 raporuna göre:
Türkiye: 4-6 milyon
İran: 2.8-3.5 milyon
Irak: 2.5 milyon
Suriye: 250-300 bin
SSCB: 100 bin
TOPLAM: 9.65-12.4 milyon
1988 raporuna göre:
Türkiye: 7 milyon
İran: 2.5 milyon
Irak: 2.5 milyon
Suriye: 500 bin
SSCB: 100 bin
TOPLAM: 12.6 milyon
1992 raporuna göre:
Türkiye: 10-12 milyon
İran: 4 milyon
Irak: 3.4 milyon
Suriye: 500-700 bin
Bağımsız Devletler
Topluluğu: 150 bin
Lübnan: 20 bin
TOPLAM: 18-20 milyon
Kaynak: Vatan / Ruşen Çakır
Add comment Temmuz 6, 2007
PKK’nın sonu Türkiye’ye kurulan yeni bir tuzak mı?
değerli yazarımızdan gene Çok kaliteli bir yazı dizisi insanın okudukça içi ürperiyorPKK’nın sonu Türkiye’ye kurulan yeni bir tuzak mı? Irak’ta denetimi elinde tutan Amerika’nın PKK’yı himaye ettiği, koruduğu ve Türkiye’ye karşı bir “kart” olarak kullandığı konusunda şüphesi olan var mı? İran’a karşı Halkın Mücahitleri Örgütü’nü kullandığı gibi. İran’daki Kürt grupları Irak’ta toplayıp talimatlar verdiği gibi. Suriye’deki Kürt kökenlileri provoke ettiği, örgütlediği gibi… ABD yönetiminin, askeri ve siyasi çevrelerinin ve “sivil girişimciler”inin ortaklığında yürütülen etnik çatışma senaryolarının, devlet-PKK savaşını halk çatışmasına dönüştürme, böylece Türkiye’nin enerjisini içeride tüketme, direncini kırma ardından da hedef koridorlar üzerinden çözülme senaryosunu uygulama arzusu da artık bilinmeyen bir şey değil. Türkiye’nin, karşı karşıya bulunduğu sorunu, sadece PKK, sadece güvenlik, sadece terör gibi dar alana hapsetmesi, sağlıklı bir bakış açısı değil. Dar anlamda güvenlik sorunlarına karşı geliştirilecek dar kapsamlı güvenlik stratejileri, sorunu çözmeyecek daha da karmaşık hale getirecek. Türkiye ile ABD arasındaki PKK pazarlığı işte böyle bir sağlıksız temel üzerinde seyrediyor. Kendi iç güvenliğini, Irak’ın geleceğini, komşularıyla ilişkilerini ve genel anlamda Ortadoğu’ya ilişkin vizyonunun PKK ve terörle sınırlı tutması, Türkiye’nin ufkunu daraltıyor. Bunun sonuçlarını daha şimdiden görmeye başladık. Çünkü Ankara bugünden Washington’ın Kürt Kartı’na esir olmuş durumda. Aynı kart hem ABD hem İngiltere hem de İsrail tarafından Türkiye’ye karşı kullanılıyor ve son dönem Türk dış politikası bu zorunluluğa göre şekilleniyor. İsrail’in Kuzey Irak’taki etkinliği bir zamanlar Türkiye’yi ayağa kaldırmıştı. Şimdi kimse bundan söz etmiyor. Sanki böyle bir şey yokmuş ya da ortadan kalkmış gibi. Türkiye Irak’la ilgili hiçbir inisiyatif geliştiremiyor. Tel Afer’deki gibi trajedilere karşı bir söz bile söyleyemiyor. Irak’taki etnik ve mezhep eksenli iç savaşa karşı sesini yükseltemiyor. PKK Kandil Dağı’ndan indirilsin talebini bile yüksek sesle dile getiremiyor. PKK üzerinden yürütülen Kürt kartı, Güneydoğu’da, Doğu Anadolu’da, Karadeniz’de, Marmara ve Ege bölgesinde yaşananlara karşı da Ankara’nın sesini soluğunu kesti. Birlik çağrıları, terörle mücadele nutukları boşluğa savrulan sözlerden başka bir anlam taşımıyor. Mersin Limanı’nda yaşananları, İskenderun limanında yaşananları, bu iki bölgenin Türkiye’nin geleceğinde üsleneceği yıkıcı rolü kimse görmüyor. Kuzey Irak’tan Doğu Akdeniz’e açılacak koridor için ne tür uygulamalar var, Karadeniz’e açılacak koridor için hangi bölgelerde toplumsal kaos tezgahlanacak, Hazar’a nasıl ulaşılacak? ABD askerlerinin merkez alacağı Kuzey Irak, sadece Kürt devleti olarak mı Ortadoğu’nun geleceğinde rol oynayacak yoksa Türkiye, İran ve Suriye’deki ‘rejim değişikliği’ sonrası oluşturulacak yeni haritaların uygulama merkezi mi olacak? Türkiye, bu meselenin sadece Kürt meselesi olmadığının farkına varamadı henüz. Sadece terör ve PKK meselesi olmadığını göremedi. Bunun Büyük Ortadoğu meselesi olduğunu, bu büyük harita değişikliğinden en ağır yarayı Türkiye’nin alacağını da. Irak’ta, Kuzey Irak’ta birkaç şirketin kazanacağı dolarlara endekslenen bir Ortadoğu vizyonuna sahibiz. Romantik hayallerle beslenen bir Ortadoğu vizyonu. Gerçeklerden uzak, rüzgar ne yöne savurursa oraya sürükleniyoruz. Ankara, bölge ile ilgili bütün beklentilerini, endişelerini, korkularını PKK pazarlığına endeksledi. Sadece İsrail’in “Kürt kartı” ile neler elde ettiğine bakın: Türkiye İran ve Suriye ile geliştirdiği güvenlik inisiyatifinden uzaklaşıyor. Dış politikasını yeniden ABD’deki Yahudi lobilerinin inisiyatifine bırakıyor. Bu nedenle İsrail’le her türlü işbirliğini yeniden canlandırıyor. Sadece kendisi değil, Müslüman ülkeleri de İsrail’le barıştırma görevini üslendi. Barış nutuklarını geçin, bu, Türkiye’ye verilen bir görev ve zorunlu olarak bunu yapacak. Türk-İsrail askeri işbirliği yeniden güç kazanıyor. Bir süredir İsrail savaş uçaklarına kapatılan Türk hava sahası yeniden açılıyor. Bizler de, Türkiye yeni bir Ortadoğu, yeni bir açılım stratejisi geliştirdi sanıyoruz. Hepsinin temelinde ‘Kürt kartı’na endekslenen bir zorunluluk var. Türkiye’yi yönetenler hala “ABD Abdullah Öcalan’ı bize neden teslim etti” sorusunun cevabını arıyor. Bu soruyu cevaplandırmadan yapılan PKK pazarlığının nereye varacağını da kestiremiyorlar. Evet, ABD PKK’yı himaye ediyor, Anadolu’daki etnik çözülme için şu an kullanıyor. Ama çok kolay tasfiye eder, edecektir de… O zaman da Türkiye’den bakın daha neler koparacaklar. Oysa ABD Türkiye için bunu yapmayacak, kendi planları için yapacak. Yeni Ortadoğu projeleri için yapacak. 1991′den beri Kürt meselesinin Kuzey Irak üzerinden yürüten ABD, artık Türkiye’deki Kürtler konusunda da söz sahibi tek güç haline geliyor. Avrupa bölgeden dışlandı. Avrupa artık PKK’ya destek veremez. Avrupa Kürt konusunda denklem dışına itildi. ABD-İngiltere-İsrail eksenini atacağı tek bir adım kaldı: PKK’yı Türkiye’nin isteğiyle uyumlu biçimde tasfiye etmek. Kürt meselesinin yerleşip yıllarca kalacağı Kuzey Irak’tan yönetmek. Türkiye o zaman ne yapacak? Bunun cevabı yok. Bunun cevabını Ankara’da kim biliyor? O zaman Kuzey Irak’tan Türkiye’ye, Karadeniz kıyılarına kadar yayılacak saldırıya karşı Ankara ne yapacak? Hiçbir şey… Kuzey Irak’a müdahale gücü olsa bile edemeyecek. Çünkü PKK o zaman Kandil Dağı’nda olmayacak. Türkiye’nin hiçbir gerekçesi kalmayacak. Çünkü o zaman Kuzey Irak’ta kurulan ve Türkiye’ye doğru yayılan yönetim doğrudan Amerikan ordusunun kontrolünde olacak. Barzani’nin bir işaretiyle Sivas’a kadar bir çok bölge karışabilecek. Bugün bu süreç işletiliyor ve işler yolunda ilerliyor. PKK’yı devreden çıkarıp Kürtlerin kaderini Barzani’nin elinde toplama stratejisi. Kim bilir, belki de Türkiye’de birileri özellikle bunun için çaba harcıyordur. Ama Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana yapılan hatalar zincirini yeni bir halka ekleniyor. Yakında “ABD PKK’yı niye tasfiye etti bir türlü anlayamadık” diyenler bile çıkacak bu ülkede. Şimdiden “günaydın” diyelim.
Add comment Temmuz 6, 2007
ASALA Nedir ?
Mustafa Kemal’in 1922 Eylülü’ndeki zaferle bir anda İzmir, Çanakkale ve İstanbul’a varmasına karşılık, Selanik’e kadar ilerlemesi itmelerine direnerek, dünyaca onaylanacak bir barışla durumu çözme kararlılığıyla ordularını frenlemesi, Osmanlı’dan doğan sorunları tamamen sona erdirme arzusunun ürünüydü.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir daha bu sorunlarla uğraşması istenmiyordu. ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi ve kesin olarak ‘Misakı Milli’ sınırlarının dışına taşmama kararlılığı nedeniyle, Ankara Hükümeti, Ermeni sorunlarına eğilmeyi düşünmemiştir.
Bu nedenle II. Dünya Savaşı sonrasında konu yeniden gündeme getirildiğinde, hemen herkes ‘Ankara’nın hazırlıksız yakalandığını’ söylemiştir.
Gerçekten çoğu kez, tarihe gömülmüş konuları tartışırken Türk temsilcilerinin, ‘Böyle bir sorun mu vardı?’ şeklindeki tepkileri ve ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendirmez’ yanıtları, karşı tarafın istediği gibi at koşturmasına zemin hazırlamıştır.
Dünyanın iki cepheye bölündüğü bu aşamada, Ermenilere, her ikisiyle de övünmekten başka çıkar yol kalmamıştı. Çünkü anavatanlarındaki göstermelik cumhuriyet, tamamen Moskova’nın güdümündeydi, diyasporadakiler ise Fransız, İngiliz, Amerikan vatandaşı olmuşlardı. Bağımsızlık iddiasıyla ayaklandırılmalarının sonucu, asıl kimliklerini kaybetmeleri ve bölük pörçük bütün dünyaya yayılmaları olmuştu. Bir bakıma kendilerini Yahudilere benzetiyorlardı.
Bu dağınıklığın etkisi, partilerinin ilişkilerinde de fark ediliyor. Taşnak Partisi ABD ile birlikte hareket ediyor; Hınçak’ın arkasında ise Sovyetler var. İkisinin dışında kalanlar herkesle -Türkiye dahil- dost geçinme adına Ramgavar Partisi’ni kurmuşlar. Çok sıkıştılar mı, Ermeni milliyetçiliği adına birleşiyorlar. İdeolojik ayrılıklarını unutuyorlar.
BEYRUT-ERİVAN HATTI
Sovyetler’e casusluk yapan İngiliz ajanı Philby, Beyrut’tan Erivan’a kısmen Türkiye, kısmen İran üzerinden geçen bağlantı yolu üzerinden, sadece haber değil, iki taraf arasında insan ve altın kaçakçılığının varlığını belirtir. Aslında bundan İngiliz ve Amerikalılar kadar, Ruslar da şikayetçi değildi, zira iki taraf da yararlanıyordu. Tıpkı Hong Kong’dan hem kapitalistlerin hem de Komünist Çin’in yararlanması gibi.
7 Ağustos 1982′de Ankara Esenboğa havaalanındaki kanlı saldırı (üstte), ASALA’nın 1973′ten 1986′ya kadar gerçekleştirdiği 180′i aşkın eylemin tırmanma noktalarından birisiydi.
1880-1920 arasında destek vermiş görünenlerin kendilerini ne hale sokmuş olduklarından edindikleri deneyimle, Ermeniler şimdi herkesi idare etmeyi yeğliyorlar. Bu onlara güç de kazandırıyor. Zira örneğin Sovyetler, Erivan’dakileri, Marsilya ya da Los Angeles’takilerden koparamayacaklarını bildiklerinden ve belki de bir gün onları da komünist yapmaya yardımcı olacaklarını düşündüklerinden, konu üzerinde fazla tutucu olamıyorlar.
Ancak hem Rusya’nın hem de Batı dünyasının, olaylardaki kendi sorumluluklarını unutturmak için bir ‘Tete de Turc’e yani her suçun üzerine atılacağı ve durmadan kafasına kakılacağı bir günah keçisine ihtiyaçları vardı.
Biliyorsunuz ‘Tete de Turc’ panayırlarda yumrukla kuvvet denemesi yapmak için kullanılan sarıklı bir kafadır; yumruğun şiddetine göre, altındaki ibre gücün derecesini gösterir.
Dolayısıyla, neden bu hale geldiklerini sorgulayan ve geçmişin olaylarını bilmeyen genç Ermeni kuşaklarına, ‘Hepsi katil Türklerin suçudur’ mesajını vermek Batılıları rahatlatıyordu
SAVAŞ SONRASI
II. Dünya Savaşı ertesinde sömürgeciliğin tasfiyesi ve bütün ulusların bağımsızlığını kazanması rüzgarları esmeğe başladığında, bundan Ermeniler de etkilendiler.
l965′te Erivan sokaklarında, ‘Topraklarımız, topraklarımız’ feryatları arasında yapılan gösterilere ve soykırım anıtı dikilmesine, Sovyet rejimi de karşı çıkmadı. Bolşeviklerin suçlu ilan edilmemesi ve sadece Türklerin ‘günahkar’ gösterilmesi koşuluyla, Batı’da başlayan akımın NATO’nun ortağı Türkiye’yi hedef alması işlerine geliyordu. ‘Düşman cephesini’ parçalamış oluyorlardı.
İKİ KUTUPLU DÜNYADA ERMENİ SORUNU
ASALA terörizmine varacak bu başlangıç dönemi konusunda, 1970 yılında Beyrut’ta Basın Ateşesi iken tanığı olduğum olaylar konusunda o zaman yazdığım bir yazıyı, geçerliliğini hâlâ kaybetmediği için, aynen aktarmayı yararlı buluyorum:
“Lübnan’da yayımlanan bir Ermeni dergisinin kapağındaki ‘Ünlü Ermeniler’ kompozisyonu dikkatimi çekti. Mikoyan ile Gülbenkyan’ı en öne ve yan yana koymuşlardı. Birincisi en eski Bolşeviklerdendi ve Sovyetler Birliği’nin cumhurbaşkanlığını bile yapmıştı. İkincisi ise İngilizlerle işbirliği içinde petrol oyunlarına dalmış ve dünyanın en zenginlerinden biri olmuştu
1968′de Marsilya: ‘Soykırım’dan söz eden afişler ve duvarlarda, Türklerin ‘Nazi’ olduğunu, 2 milyon Ermeni öldürdüklerini ifade eden yazılar…
ASALA SAHNEDE
İşte 1970′te Lübnan’da durum böyleydi. Ben Beyrut’tan ayrıldığımda ise Arap-Yahudi çatışması öne geçmiş ve daha sonra da Lübnan’da tam bir iç savaşa dönüşecek çatışmalar başlamıştı.
1973′te Türkiye’nin Los Angeles konsolosu ve yardımcısının öldürülmesiyle ASALA terör örgütü ortaya çıktı ve olaylar bambaşka bir ivme kazandı. Batı tarafından uzun süre hoşgörüyle karşılanan bu örgüt, Türk diplomat ve temsilciliklerini hedef alıyordu. Üç düzine cinayet, sayısız yaralama ve sakat bırakma eylemlerine yol açan bu kanlı saldırılar, yıllara göre şöyle bir yoğunluk gösterdi:
1975 Viyana
1976 Beyrut
l977 Vatikan
1978 Madrid
1979 Haag, Paris
1980 Bern, Vatikan, Atina, Paris, Sidney
1981 Paris (3 kez), Kopenhag, Cenevre, Iran, Roma, Napoli
1982 Los Angeles, Ottawa (2 kez), Boston, Lizbon, Rotterdam, Bulgaristan
1983 Belgrat, Brüksel, Lizbon
1984 Tahran, Viyana (2 kez)
1991 Budapeşte.
Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleri gibi, Türk Hava Yolları bürolarına da yöneltilen bu saldırılar, Batılılar tarafından haklıymış gibi sunuldukça, teröristler işi azıttılar; 1982′de Ankara Esenboğa havaalanını basıp bombaladılar ve 10 kişinin ölmesiyle 72 kişinin yaralanmasına neden oldular.
Avrupa’da ASALA hâlâ da önemsenmiyordu; ama 1983′te Paris’in Orly havaalanındaki THY bürosu önünde bomba patlatılıp 5 kişinin öldürülmesine, 63 kişinin de yaralanmasına yol açıldığında, olay ilk kez ciddiye alındı!
Fransa ASALA’ya resmen, ‘eylemlerini dışarda yapma’ uyarısında bulundu.
Neden diyaspora sözcüğü kullanılıyor?
Diyaspora sözcüğünü ansiklopediler, ‘Sürgünden sonra Yahudilerin dünyanın her tarafına yayılması’ diye tanımlarken, İncil de ‘Kudüs’ün dışında bulunan Yahudi Hıristiyanları’ diye bir tanım getiriyor. Tamamen Yahudi tarihine ait bu kavramı 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ermenilerin ısrarla kendileri için kullanmalarının arkasında, 1915 olaylarını II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımla özdeşleştirme çabası yatıyor. Ermenilerin başka ülkelere göç hareketi Osmanlı öncesinde de vardır. Balkanlara, Polonya’ya kadar gitmişlerdir. İran’dan sürülmüşlerdir. Fatih’in onları, Rumların ayak atmalarına asla izin vermediği İstanbul’a yerleştirmesi de diyaspora sayılmalıdır. Çünkü zorla getirilmişlerdir. 19. yüzyılda Amerikan misyonerlerinin protestanlaştırıp Amerika’ya’ göçlerini sağlamaları da aynı çerçevede düşünülür… Bugün Ermenilerin 1915′e dayalı bir diyaspora ve onunla ilgili bir soykırım kavramı üzerinde yoğunlaşmaları, kimlik bulma sorununun yansıması olarak ortaya çıkıyor. Nazilerin Yahudilere uyguladıkları soykırımla hiçbir benzerliği olmayan 1915 olayları üzerinde durmaları ve kökeni 1880′lere kadar uzanan Ermeni terörizmini anımsamak istememeleri, aslında tarihle hesaplaşmak istemediklerini gösteriyor
ASALA’DAN PKK’YA
ASALA olaylarının Kıbrıs geriliminin doruğa ulaştığı bir aşamada tırmanma gösterdiği dikkatlerden kaçmaz.
Yunanlılar Kıbrıs’tan Türkleri kaçırmak için terörist eylemleri artırırken Ermeni terörü de hızlanır. 1974′teki Kıbrıs çıkartmasının arkasından gelen ambargo, daha sonra 1980′lerden itibaren Sosyalist Blok ile NATO arasındaki yumuşama, Türkiye’nin Batı için önemini azaltmıştır.
Bu ortam hem Yunanistan’a Ege krizini Kıbrıs’a eklemeye hem de ASALA’ya cesaret vermişti. Ancak doğrudan eylemlerin tepki görmeye başlaması, yeni taktiklere yönelmelerine de zemin hazırladı. Bu, Batılı devletlerin de işine geliyordu. Fazla güçlenen ve haklar arayan bir Türkiye hoşlarına gitmiyordu. Başta Dev-Solcular olmak üzere, özellikle Almanya’da, Türk temsilciliklerine saldırılar bu dönemde arttı. 1983′ten itibaren de bu tür eylemlerin PKK terörüne dönüşmesi de rastlantı değildir.
ASALA’nın PKK’ya destek vererek daha da kapsamlı bir sorun yaratmaya yardımcı olduğu biliniyor. Yunanistan ise kamplar kurdurarak, silah vererek ve savaş için eğiterek birinci planda rol oynadı.
Viyana, 20 Haziran 1984: Ermeni teröristler Türkiye’nin Viyana Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen’i bombalı bir saldırıyla otomobilinde öldürüyorlar.
KENDİ TARİHLERİNDEN KORKTULAR
Batılıların ASALA terörü gibi PKK terörüne de bir süre göz yumduktan hatta onu besledikten sonra, kendileri de hedef olmaya başlayınca -ya da PKK olayında olduğu gibi artık işe yaramaz hale gelince liderini teslim ederek- geri çekilmelerinin kökeninde, kendi ırkçı ünlerinin gündemde tutulmasını önleme çabaları başrolü oynamaktadır. Soykırımlarını hazırlayan ırkçılık tutkusunun 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinin ürünü olduğunu, İngiliz ve Fransızların üstünlük mantığıyla başlayıp Almanlara doğru eriştiğini bilmeyen yok.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yalnızca Almanların değil, bütün Avrupalıların Yahudi Soykırımı’na katkıda bulundukları artık kanıtlanmış durumda. Fransızlar 100 bin Yahudi’yi gaz odalarına gönderilmek üzere Nazilere teslim etmişlerdir.
Daha da ilginci, Fransa’nın 1960′larda öldürdüğü bir milyonu aşkın Cezayirli konusunun ele alınmasını istememesidir. Başbakan Jospin, “Bunun yargısını tarihçilere bırakalım” derken, Ermeni konusunun tarihçilere bırakılmasına ise karşı çıkılmaktadır.
Dünya çapındaki Amerikalı tarihçi Bernard Lewis, soykırım iddiasını çürüten bir makale yazdığı için, Fransız mahkemelerince mahkum edilmiştir. Soykırıma gerekçe yapılan belgelerin gerçekliklerini sorguladıkları için, iki bilim adamı, Davison ve Giles Veinstein de tehditlere uğratıp görevlerinden uzaklaştırılmak olasılığıyla karşı karşıya bırakılmışlardır.
KIŞKIRTMALARI ÖRTMEK İÇİN
19. yüzyılda insanlığa ırkçılığı aşılamakla kalmayıp 20. yüzyılda da tarihin en büyük kıyımlarını ve en kanlı toplu savaşlarını yaşatanların, kendi kışkırtmalarını örtmek için başkalarını hedef göstermeleri, savundukları ‘Aydınlanma’ felsefesine ihanet olmuyor mu?
Bu soruyu ortaya atarken, ‘1880′lerden beri Türkler Ermenilere hiçbir şey yapmadılar’ noktasına varacak değiliz.
Bugün ne Ermenilerin ne de Batılıların hiç sözünü etmedikleri -hatta camilere doldurulup yakılmış- Türk ve Kürt kurbanların sayısı kadar, tehcir (zorunlu göç) sırasında yaşamını yitirmiş Ermeni vardır.
Şimdi Kürtlerin bile dışlanıp sadece Türklerin suçlu ilan edilmesi çabası karşısında, eskiden beri açıkladığım şu görüşümü tekrarlayacağım: Suçlu kürsüsüne Türkler (Kürtlerle birlikte), Ermeniler ve kışkırtıcı Batılılar el ele tutuşup çıkmalı ve sorumluluğu her bir taraf, üçte bir oranında paylaşmalıdır.
secret-services-used-asala-terror.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…la-terror.html
pkk-models-asala.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…els-asala.html
major-armenian-terrorist.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…terrorist.html
armenian-terror-organization-asala.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…ion-asala.html
armenian-terrorism-joined-pkk-and.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…d-pkk-and.html
fanatical-armenian-terrorists.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…errorists.html
armenian-terrorism-in-20th-century.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…h-century.html
pkk-armenian-relations.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…relations.html
armenian-terrorism-ethnic-terror.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…ic-terror.html
armenian-terrorism-against-turks.html
http://armenians-1915.blogspot.com/2…nst-turks.html
Add comment Temmuz 6, 2007
Pkk Tarihi
BÖLÜCÜ TERÖR – TERÖR ÖRGÜTÜ PKK
ÖRGÜTÜN TARİHİ
1960’lı yıllardan başlayarak, 1980 li yıllara kadar süren rejim muhalifi hareketler, süreç içinde gruplaşmalara dönüştü. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de, rejim karşıtı bazı teşekküller baş gösterdi. Başlangıçta, legal dernekler ve vakıflar olarak kurulan bu teşekküller zamanla, yasa dışı örgütler halini aldı. Bu dönemlerde gençliğin büyük bir kısmı, siyasi fikir ve düşüncelerini ortaya koymak için demokratik ortamı kullanmak yerine, şiddete dayalı eylemlere yönelmeye başladı
Terörsel eylemlerin arttığı 1969-1979 yılları arasında, rejimsel örgütlenmelerin yani sıra, dinsel içerikli ve bölücü örgütlenmeler de baş gösterdi.
Gelecekte ülkenin terör tarihinde adını sıkça duyacağımız bir isim, bu tarihlerde etnik kökene dayalı bir bölücü örgütlenmenin liderliğini üstlenecekti; Bu isim; Abdullah ÖCALAN dı…
1974 yılı bahar aylarında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde öğrenim gören ve aynı zamanda, (AYÖD) isimli öğrenci hareketinin efradı olan Abdullah ÖCALAN, beraberindeki arkadaşlarıyla birlikte Kürt Devleti Kurma amacına hizmet edecek bir örgüt oluşturma çalışmalarına başlamışlardı.
Bu çalışmalar dahilinde yapılan, Ankara’nın Tuzluçayir semtindeki gizli toplantıda, Örgüt lideri Abdullah ÖCALAN’IN yanı sıra, Cemil BAYIK, Kesire YILDIRIM ve Kemal PİR de bulunuyordu.
Kurucular, Kürt kökenli vatandaşlarının kendilerine ait bir ulusu olması gerektiğini, bunun için ise, Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesindeki illerin tamamına yakın kısmının, devlet idaresinden kopartılarak yeni bir devlet sistemi oluşturulmasının etnik bir hak olduğu kararına varmışlardır. Toplantı sırasında Kesire YILDIRIM, kurmuş oldukları örgütün etnik kimliğe dayalı olmasının yani sıra, sosyalist çizgisinden de ödün vermemesi gerektiğini söylemiştir.
Kesire YILDIRIM’a göre, bu örgüt, salt Kürt devleti kurma amacına değil, kurulacak olan devletin, Marksist-Leninist bir rejime sahip olmasına hizmet etmesi gerekmektedir.
Toplantı Sonucunda şu Kararlar Alınmıştır.
• Türkiye sınırları içerisindeki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde devlet otoritesi zayıftır.
• Devlet, Bu bölgede yasayan halkla ilgilenmemekte, sosyo-ekonomik olarak bu bölgeyi yok saymaktadır.
• Bu bölgelerde yasayan Kürtlerin kendi kaderine bırakılmış olması, bölgelerin sanayi ve sosyo-ekonomik açıdan gelişmesini önlemiştir.
• Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi Kürtlerindir. Çünkü devlet varlığını bu bölgede göstermemiştir.
• Bu bölgede yasayan Kürtlere, bu durum ayrıntılı olarak açıklanmalı ve bölge insaninin devlete karşı tavır alması sağlanmalıdır. Böylece, bağımsız Kürdistan’in temeli atılmalıdır.
• Örgütsel birliğin ilk propaganda hedefi Diyarbakır, ikinci hedefi ise Şanlıurfa olacaktır.
Örgütün sözde yürütme kurulu, hedef tayin edilen illerde propaganda çalışması yapmak üzere, kendi içlerinden birer sorumlu atamıştır. Propaganda için seçilen illerden biri olan Diyarbakır’da, Kürtlerin yoğun olarak yaşaması, o dönemlerde şehirsel ortamın muhalif hareketlere açık olması, eğitimin yetersiz ve halkın siyasal bilinçten yoksun olması, bölücü örgütün işini kolaylaştırmıştır.
Bu nedenle Abdullah Öcalan liderliğindeki terör örgütü, bu ildeki çalışmalarına ivme kazandırmış ve istediği desteği almıştır. Gerekli yandaşlari ve zeminsel desteği edinen terör örgütü, bu aşamadan sonra, her il için ayri ayrı propaganda çalismasi yapmak yerine, örgütün bir ildeki yandaşlarini arttirarak zeminin saglamlaştırılması ve sonra başka illere açılmasi kararını almıştır. Gerçekten de bu karar, bölücü terör örgütü tarafindan geliştirilen akılcı bir yöntemdir. Terör örgütü varligini ve gücünü tüm doğu ve güney doğu illerine yayarak etkisiz noktalara sahip olmak yerine, bir ildeki varliğini kuvvetlendirdikten sonra diger illerde faaliyet göstermeyi tercih etmiş ve bunda da başarılı olmustur.
Ancak bu başarının temeli yalnızca, terör örgütünün öngörüsü ve bu öngörüye dayanan stratejisi değildir. Örgütün Propaganda sorumlularından Hakkı KARER; Başka bir Kürt terör örgütü mensubu Kızıl Yıldız lakaplı terörist tarafından Gaziantep ilinde öldürülmüştür. Bu siyasi cinayetin sonucunda bölücü örgüt, propaganda taktiklerini geliştirmiş, bölgesel avantajlarını daha iyi kullanmıştır. Bu aşamadan sonra, örgütün genişletilmesi ve partileşme cihetine gidilmesi kararı alınmıştır. Ancak devlet, terör örgütünün bu çalışmalarına karşı duyarsız kalmamıştır. Örgüt hakkında yeterli istihbaratı toplayan kolluk kuvvetleri, terör örgütünün çökertilmesi için nokta operasyonları düzenlemiş ve örgütün sözde askeri kanadı ağır yara almıştır.
Terör örgütü; 27 Kasım 1978 Tarihinde Diyarbakır’ın Lice ilçesinde P.K.K.’yi (Kürdistan İsçi Partisi, Partiye Karkaran Kürdistan) kurduğunu açıklamıştır.
Bu dönemlerde terör örgütü, propagandalarını hep kırsal kesimlerde yapmaktaydı. Çünkü kırsal kesimlerde yasayan vatandaşlarımızın eğitim yoksunluğundan kaynaklanan, siyasal olaylara yönelik yanlış bakış açısı ve sosyal durumları, terör örgütü tarafından istismara açık bir ortam oluşturmaktaydı.
Bu durumu söyle açıklayabiliriz.
Örneğin 27 Kasım 1978 tarihinde kurulan Terör örgütü P.K.K., adından da anlaşılacağı üzere sosyalist bir isçi partisidir. Ancak, propagandayla etki altına alınması amaçlanan kitlenin tamamının siyasal görüşü sosyalizm değildir. Siyasi bilinci yanıltılmış bölge halkı, örgütün bu yönünü bilmeden, salt etnik kimliğe dayalı bir duygu ile bu örgüte destek vermiştir. Oysa, P.K.K.nın propaganda hedefi olarak tayin ettiği bölgeler, ülke genelinde din duygusunun en yoğun yaşandığı bölgelerdendir. Dindar yada dinsel öğeleri üstün tutan bireylerin, bir komünist partiye destek vermesinin tek bir nedeni vardır, o da eğitim eksikliğidir.
Gençlik hareketlerinin en yoğun yaşandığı 1970’li yıllarda, halk, aslında terör ortamından usanmıştır. Bir yanda rejime muhalif terör örgütleri, diğer yanda bölücü terör örgütleri arasında kalan halk ise huzur ortamı arzulamaktadır.
P.K.K, ilan edildiği tarihten itibaren, halkı devletine karşı kışkırtmak için, fesat eylemlerde bulunmuş ve bu eylemlerin sorumlusunun da devlet olduğunu iddia etmiştir.
Nisan 2002 tarihinin sonuna kadar P.K.K, Kasım 2003 Tarihine kadar P.K.K. / KADEK, P.K.K., Bu tarihten sonra da P.K.K. / KONGRA-GEL olarak isim değiştiren bölücü terör örgütünün aşağıdaki semada görüldüğü üzere, kendi içinde hiyerarşik bir sistemi bulunmaktadır.
P.K.K. NE İSTİYOR ?
P.K.K.’nın asıl amacı, ulusal sınırlarla belirlenmiş toprakların, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde bulunan kısımlarını otoriteden ayirmak ve ayırdığı topraklar üzerinde yeni bir devlet kurmaktır. Kurulmak istenen bu yeni devletle, etnik köken ve kimliğe dayalı bir Kürt devleti amaçlanmaktadır.
P.K.K.’nın bağımsız Kürdistan diye nitelendirdiği bu rejimle, Kürt ulusalcılığını benimseyen ve sosyal Kürt toplumunu içeren bir devlet amaçlanmaktadır. P.K.K’nın devlet idaresinden ayırmaya çalıştığı bölgeler, aslında Türkiye için, jeopolitik konum ve yer altı zenginliği bakımından mahiyet taşıyan bölgelerdir
P.K.K; T.C. Devletini, jeopolitik açıdan etkisiz kılarak, devletin siyasi sınırları içerisindeki toprakları üzerinde bağımsız bir Kürt devleti kurmak emeli uğruna, yine bu topraklar üzerinde yasayan on binlerce masum vatandaşımızı katletmiştir. Bu katliamın en trajik sonucu ise ,katledilen masum insanların büyük bir kısmını yine Kürtlerin oluşturmasıdır. Kürt Devleti kurmaya yönelik emeli bulunan bir örgütün, bu uğurda yine Kürtleri katletmesi düşündürücüdür. P.K.K, eylemsel içeriğini kuvvetlendirmek için bir çok dış güçten destek almaktadır.
Bu durum; Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Harekat Daire Başkanlığı’nın istihbarat raporları, yakalanan örgüt elamanlarının ifadeleri ve itirafçıların ikrarlarıyla tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmektedir. P.K.K’nın örgütsel amacının bölücülük olduğu kesindir. Ama bu amacın altında başkaca emeller de gizlidir. Bunlar;
• T.C. Devletini stratejik, ekonomik ve askeri açıdan güçsüz kılmak
• Devletin, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesindeki askeri ve ekonomik otoritesini zaafa uğratarak, halkın otoriteye karşı güvenini kırmak
• Yerel ve bölgesel çatışmalarla, devleti halkına bozguncu ve faşist olarak göstermeye çalışmak
• Yaptığı terör eylemlerinin, infial uyandıracak kısımlarını devlete mal ederek, bölge halkı üzerinde devlet terörü havası estirmek
• T.C. Devletinin bağımsız ve bölünmez bütünlüğünü zaafa uğratarak, psikolojik yıkım atmosferi yaratmak ve evrensel anlamda ülke itibarini zedelemek
• T.C. Devletinin, Baskıcı, halkına karşı adıl olmayan, işkenceci teşekküllerden oluştuğu fesadını çıkarmak
• T.C. Devletinin, şoven zihniyetli ve ayrımcı bir siyaset izlediği imajını dünyaya göstermeye çalışmak
• Eylemlerinin, ülke idaresi ve devlet politikasının bir sonucu olduğunu göstermeye çalışarak bu anlamda meşru bir zemin aramak
• Yaptığı eylemler neticesinde, halk arasında ayrımcılık hissini uyandırarak, Kürt-Türk cepheleşmesini sağlamak
BEKAA VADİSi P.K.K’YA KALIYOR!
İsrail ordusuna karşı savaşan Filistinli Militanların eğitim gördüğü Bekaa Vadısi, 1979 Yılının son aylarında, yapılan anlaşma gereği, Abdullah ÖCALAN Yönetimindeki P.K.K. militanlarına tahsis edilmiştir.
Abdullah ÖCALAN, bölücü örgütün sözde askeri personelinin eğitimi için, Türkiye sınırları dışında bir askeri tesis arayışındaydı. Örgütün Türkiye içinde faaliyetlerini destekleyen, Yunanistan, Ermenistan menşe-i ülkeler, terör örgütü P.K.K’ya askeri ve eğitim yardımı yapmaktaydılar ancak, bu örgüte tahsis edilecek büyük bir kampın, siyasal sıkıntılar getireceğini de bilmekteydiler. Bölücü örgütün çeşitli yandaş ülkelerindeki küçük kampları bu nedenle gizli tutulmaktaydı.
ÖCALAN, Bekaa vadısine gedmekle, bu yandaş ülkelerdeki dağınık ve küçük kampları lağvederek tek bir merkezde toplamayı amaçlamaktaydı. Burası çok amaçlı bir askeri kamptı. Fiziki eğitimden siyasal eğitime, psikolojik eğitimden savaş stratejisine kadar bir çok eğitim artık bu kampta militanlara verilebilecekti. P.K.K’i destekleyen ülkelerin, savaş uzmanı rütbeli subayları da, bu eğitimlere katılacak ve örgüt mensubu eğiteceklerdi.
Bu, ÖCALAN için bulunmaz bir fırsattı. Kamp, Türkiye sınırları dışında olduğundan, Türkiye bu bölgeye fiziki bir müdahalede bulunamıyordu. Vadı, Suriye sınırları içindeydi. Suriye bu gerçeği ne kadar ret etse de, Öcalan’ın militanları tüm dünyanın gözleri önünde burada eğitim görmeye başlamıştı. terörist başı Abdullah ÖCALAN, basın açıklamalarını bu kampta yapıyor, merkez koMİTesi bildiri ve talimatları yine bu kampta veriyordu.
Türkiye bu durumla ilgili rahatsızlığını, siyasi zeminde defalarca söylemesine rağmen, Ne Suriye bununla ilgili bir tedbir alıyor, ne de yandaş ülkeler, bölücü örgüte yönelik desteğinden el çekiyordu.
Tarih 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde, askeri darbe kapıdaydı. Sağcısı, solcusu, ırkçısı, bölücüsü bir çok terör örgütü mensubu yakalanıp ceza evine konulmuştu. aslında bu darbede en ağır yarayı aşırı sol örgütler almıştı ama, P.K.K’nın de bu yönde ağır kayıpları vardı. Ülke içindeki tüm terörsel faaliyetler sindirilmişti. Askeri müdahale ülkenin her yerinde etkili olmuştu. P.K.K’nın militanlarının büyük bir kısmi demir parmaklıkların ardındaydı.
Terör örgütü P.K.K için sıkıntılı bir dönem başlamıştı. Bastırılan terörsel eylemler, yakalanan militanlar, çöken saldırı stratejileri, P.K.K’İ tükenme noktasına taşımıştı. Terör örgütü Merkez KoMİTesi ve Başkanlık Konseyi, sindirilen örgütün tekrar canlanması için, eleman temini ve propaganda üzerinde çalışılması kararını aldı. Bu dönemden sonra P.K.K, 25 Temmuz 1981 Tarihinde sözde Ulusal Kongresini yaptı. Kongrede, Vur-Kaç taktikli savaş stratejilerinin yani sıra, intihar eylemlerinin uygulanması kararı alindi.
Aynı kongrede, örgüt militanlarının, bulundukları yerlerde ses getirecek eylemler yapması kararı da alindi. Örgüt, kendi içinde çelişik bir durumdaydı. Bir yandan bastırılmış eylemler, diğer yandan öldürülen ve ceza evine konulan militanlar, örgüt içindeki moral dengesini bozmuştu. Cezaevindeki eylemler ve isyanlar, askeri kolluk tarafından bastırılıyor, bu baskınlarda, kolluğa karşı şiddet uygulayan militanlar öldürülüyordu. 1982 Yılının Mart ayında terör örgütünün Merkez KoMİTesi üyesi Mazlum DOĞAN ceza evinde intihar etti. ardından; Mehmet Akif YILMAZ, Mahmut ZENGİN, Kemal PİR ve diğerleri de ceza evinde öldüler.Merkez KoMİTe; kongre düzenliyor ve kararlar alıyordu ama, kararı uygulamakla görevli organlar bocalıyordu. 1982 Ağustosunda ikinci Kongre yapıldı ve eylemlerin içeriksel gücünün ancak, propaganda ile mümkün olabileceği kararı alindi.
Bu amaçla, Yurt içindeki çeşitli illere militanlar gönderildi. Ancak, bu militanlar amaçlarında başarıli olamadan yakalandılar veya kaçtılar. Bu militanlardan biri de Mahzum KORKMAZ di. Örgüt için yaptığı çalışmalar nedeniyle, Bekaa Vadısindeki terör kampına; Mahzun KORKMAZ adı verildi.
Yapılan çalışmalar sonuç vermiyor, militanlar bir bir düşüyordu. Örgütün artık ses getiren eylemlerde bulunması kararlaştırıldı. 15 Ağustos 1984 Yılında Eruh, 17 Ağustos 1984 Yılında ise Hakkari/Şemdinli kanlı baskınları gerçekleştirildi.
21 Mart 1985 Yılında, ERNK (Kürdistan Halk Kurtuluş Cephesi) kuruldu. ERNK kuruluş amacı önceleri salt propagandaya yönelikti. Ancak süreç içinde ERNK; fiili terör eylemleri, adam kaçırma, baskın ve infaz gibi eylemlerde de bulundu. ERNK, Merkez koMİTesince Örgütün siyasi kolu olarak kullanılmak istense de bu mümkün olamadı.
1986 Yılı Ağustos ayında üçüncü Kongre gerçekleştirildi. Bu kongrede ARGK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu) kuruldu.
artık, terör örgütünün sözde düzenli bir askeri birliği vardı. Tek tip gerilla kıyafetleri, rütbe sistemi ve sözde askeri tüzük bu kongrede hayata geçirildi.
Askeri Darbeden sonra, terör örgütü fiziki olduğu kadar iç kaynaklı maddi kayıplara da uğramıştır. Bu kayıpların ikamesi amacıyla, 1986 Yılında yapılan Üçüncü Kongrede Vergilendirme yasası çıkarıldı. Bu sözde Vergilendirme Yasasına göre, Kürt iş adamlarından, tacirlerden ve harici kuruluşlardan örgüte mali destek için vergi toplanması kararlaştırıldı.
P.K.K’nın güçlü görülebilmesi için sosyal korku yaratması gerektiğine inanılmaktaydı. Bu nedenle, örgütsel eylemlerin yoğunlaştırılması kararı alindi. İlçe, mezra, köy baskınlarına ağırlık verildi. Şirnak ve Mardin illerinde saldırılar düzenlendi. Bir çok sivil vatandaş bu vahşi saldırılar sonucu hayatini kaybetti.
P.K.K, acımasızca kan akıtmaktaydı. Eylemleri hususunda uyguladığı sinsi taktik, insanları apansız ve savunmasız yakalamasını sağlıyordu. Bu dönemde Türkiye; Tüm dünyaya P.K.K’in ne kadar tehlikeli bir terör örgütü olduğunu anlatmaya çalışmakta ancak, dünya ülkeleri tarafından, siyasi çıkar nedeniyle bilinçli olarak hakliliği destek görmemekteydi.
P.K.K, Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik önemi sindiremeyen ve ülkemize geçmişe dayalı düşmanlık hissi besleyen ülkeler tarafından destek görmektedir. Bu destek sayesinde, bu ülkelerdeki legal basın-yayın kuruluşlarını kullanarak Türkiye’yi ırkçı ve katil bir devlet olarak göstermeye çalışmaktadır.
Ülkemizde de, legal siyasal zemin arayışı içerisinde olan P.K.K, azınlık siyasi partilerle ilişkiye geçmiştir. Bu siyasi parti teşkilatlarının gençlik kollarına sizmiş ayrıca, bu partilerin politik süreç içinde rey kaygısı taşımasından faydalanmıştır.
Terör Örgütü P.K.K, Terör tarihinde kanlı sayfalara sahiptir. Bu tehlikeli örgüt, amacı doğrultusunda tüm imkanlarını kullanarak, sadece halkı devletine karşı kışkırtmakla kalmamış, Türkiye’nin evrensel platformdaki yerini de karalamaya çalışmıştır. Çeşitli ülkelerde çeşitli sözde parlamentolar düzenlemiş (Örnek:Sözde Sürgündeki Kürt Parlamentosu) ve bu suretle ülkenin uluslar arası siyasal platformdaki yerini de zedelemek istemiştir.
Nihayet, Derdini dünya uluslarına anlatmaktan, ama bir türlü çözüm bulamamaktan bıkan Türkiye, terörü yok etmek için, top yekun askeri bir müdahaleye karar vermiştir.
1998 Yılında terörist başı ve militanlarını barındıran Suriye’ye, terörist başını teslim etmemesi halinde savaş açılacağı sinyali verilmiştir. Suriye, basta Türkiye’nin bu tavrını ciddiye almamıştır. Ancak sınırda düzenlenen tatbikatlar, ve üst düzey subayların yaptığı istikrarlı açıklamalar sonucunda, bu konudaki kararlılığın farkına varmış ve siyasi bir telaş içine düşmüştür. Bu konudaki en iyi çözümün, terörist başının başka bir ülkeye gönderilmesi olacağına karar veren Suriye, terörist başını sıkıştırmış ve bunun sonucu olarak da Abdullah ÖCALAN Suriye’yi terk etmek zorunda bırakılmıştır.
EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ TERÖRLE MÜCADELE HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞINDAN ALINAN VERİLER
TARIH / MEVKI / ÖLÜ / YARALI
22.02.1987 SIRNAK-ULUDERE 14 6
20.06.1987 MARDIN-PINARCIK 245 4
08.07.1987 SIRNAK-PENÇENEK 16 6
18.08.1987 SIIRT-ERUH 23 1
10.10.1987 SIRNAK-ÇOBANDERE 13 -
29.03.1988 SIIRT-YAGIZOYMA 9 -
07.05.1988 SIRNAK-DERELER 16 1
02.05.1988 HAKKARI-ORTABAG 6
08.05.1988 MARDIN NUSAYBIN TASKÖY 10 3
24.11.1989 HAKKARI/ YÜKSEKOVA /ILKYAKA /ASAGIMOLLA /YASIN 28 2
10.06.1990 SIRNAK-GÜÇLÜKONAK 23 6
22.07.1991 MARDIN-MIDYAT 19 5
25.12.1991 Istanbul-Bakirköy Istanbul Caddesi üzerinde terör örgütü P.K.K göstericileri Çetinkaya Magazalarina molotof kokteyl saldirisi 11 47
21.03.1992 SIRNAK – CIZRE 6 8
20.10.1992 BINGÖL-SOLHAN 19 6
22.10.1992 TUNCELI-MALAZGIRT 12 4
05.07.1993 ERZINCAN-KEMALIYE 33 3
18.07.1993 VAN-BAHÇESARAY 24 1
04.08.1993 BITLIS-MUTKI 15 13
04.10.1993 MARDIN-MIDYAT 26 3
04.10.1993 SIIRT-DELTEPE 33 10
21.10.1993 SIIRT-DERINCE 24 7
25.10.1993 ERZURUM-ÇAT 32 8
21.01.1994 MARDIN-SAVUR 16 4
12.02.1994 Istanbul-Tuzla Tren istasyonu bombalama saldirisi 16 11
01.01.1995 DIYARBAKARI-HAMZALI 18 9
04.05.1995 ISTANBUL-Küçükçekmece Cennet Mahallesi, Hürriyet Nazli Giyim Magazasina molotof kokteyl 3 1
22.06.1996 DIYARBAKIR-ELAZIG KARAYOLU ÜZERI 6 11
08.11.1996 HAKKARI-ÇUKURCA 17 -
15.12.1997 MARDIN-DARGEÇIT 12 13
09.07.1998 ISTANBUL-MISIR ÇARSISI 7 111
13.03.1999 ISTANBUL-KadıKÖY MAVI ÇARSI 13 18
01.07.1999 ELAZIG-YENI MAHALLE 6 8
P.K.K’IN FINANS VE PROPAGANDA KAYNAKLARININ BAZILARI
• YMKM (Yukari Mezopotamya Kültür ve Bilimsel Arastirma Merkezi ve Reklamcilik San. Tic. Ltd. Sti.)
• YKD (Yurtsever Kadınlar Dernegi) ZPS-ZEND PRES
• Hakkari Hevkari Kültür ve Sanat Merkezi
• IHD – Insan Haklari Dernegi’nin bazi subeleri
• KÜRT KAV – Kürt Kültür Vakfi
• Amed Kültür Merkezi
• Kürt Enstitüsü
• Medya TV
• ROJ TV
P.K.K’IN YAYIN ORGANLARINDAN BAZILARI
ÖZGÜR HALK
ÖZGÜR YASAM
JIYAN REVSEN
SOSYALIST ALTERNATIF
ÖZGÜR BAKIS
BERXWEDAN
ÖZGÜR POLITIKA
AXINA WELAT
BOTAN
DENGE KURT
WOSEA MEZOPOTAMYA
SERXWEBUN
STERKA CIWAN
KURDISTANIN SESI
AYLIK DERGI
HAFTALIK DERGI
AYLIK DERGI
AYLIK DERGI
GÜNLÜK GAZETE
HAFTALIK DERGI
GÜNLÜK GAZETE
AYLIK DERGI
HAFTALIK DERGI
HAFTALIK DERGI
HAFTALIK DERGI
HAFTALIK DERGI
AYLIK DERGI
HAFTALIK DERGI
Terör örgütü PKK mensupları üzerinde yapilan bir anket çalismasinda, terör örgütü PKK’da faaliyet yürüten militanlarin yas gruplarina göre dagilimlari asagidaki tabloda görüldügü gibidir.
Yaş Gruplarına Göre Dagılımları
Yaş Sayı Yüzde %
14-25 141 54
26-37 90 34
38-58 31 12
PKK Terör Örgütündeki Militanların
Yaş Gruplarina Göre Dağılımları
Yaş Sayı Yüzde %
14 yasindan küçükler 2 0,6
14-25 yas arasinda olanlar 167 77,4
26-35 yas arasinda olanlar 39 18,2
36-40 yas arasinda olanlar 3 1,9
40 yasindan büyük olanlar 2 0,6
Terör örgütü PKK da faaliyet yürütürken, güvenlik güçleri ile girdigi çatismalarda ölmüs toplam, 216 tutuklu örgüt mensubunun yas ortalamalari degerlendirildiginde; %77.4′nün 14-25 yas grubiinda; % 18.2’sinin de 26-35 yas grubunda yer aldigi görülmektedir. Bu baglamda, elde edilen yeni verilerin, önceki verileri destekledigi söylenebilir.
Terör örgütü PKK’nin silâhli kadrosunda faaliyet yürüten bu militanlarin, örgüt içerisinde yasadıklari ortalama süre ise, asagidaki tabloda görülmektedir.
PKK Terör Örgütündeki Militanlarin Örgüte Katildiktan Sonra Örgüt Içinde Yaşama Süreleri
Yaş Sayı Yüzde %
Belli Olmayanlar 4 1,9
2 Yıl içinde ölenler 100 46,5
4 Yıl içinde ölenler 46 21,3
8 Yıl içinde ölenler 46 21,3
8 Yıldan fazla yaşayanlar 20 9
ÖCALAN İÇİN SONUN BAŞLANGICI
Acımasız infazların, sinirsiz saldırıların asil faili olan terörist başı için yıkım süreci başlamıştır. ÖCALAN, 12/11/1998 Tarihinde, Suriye’ye ait bir uçakla Rusya’nın Başkenti Moskova’ya gitmiştir. İhtilalci fikirlerinin, Marksist-Leninist düşüncelerinin kaynağı olan bu ülkenin kendisini saklayacağını düşünmüştür. Ama durum böyle gelişmemiştir. Moskova hava alanında uçaktan inen terörist başı önce Rus Polisleri tarafından tutuklanmış, ardından Rus ajanlar tarafından sorguya alınmıştır. Türkiye’nin bu konudaki kesin tavrını iyi bilen Rusya, terörist başını barındırmaya yanaşmamış ve bir başka uçakla İtalya’ya göndermiştir.Roma hava alanına inen uçağın kapısı açıldığında bu defa, İtalyan polisi ve istihbarat mensupları terörist başını göz altına
alıp sorgulamışlardır. Aynı saatlerde Türkiye’deki sosyal tepki giderek artmaktadır. İtalya ve Rusya Büyük elçiliklerine siyah çelenkler bırakılmaktadır. İtalyan bayrakları yakılarak, protesto gösterileri yapılmaktadır.
Terörist başının İtalya’da sorgulandığı saatlerde, Türk Milleti ulusal birliği konusundaki hassasiyetini ortaya koymuş, İtalyan marka kıyafet satan mağazalar reyonlarını kapatmış, İtalyan arabalarının iadesi ve sipariş iptali için araç satış merkezlerindeki başvurular yoğunlaşmıştır.
Terörist başı İtalya’ya kaçmadan önceki, İtalya ile Türkiye arasındaki sıcak enternasyonal iklim bir saat içinde değişerek, yerini derin bir ulusal öfkeye bırakmıştır. Türkiye, bu konudaki istikrarlı tutumundan hiçbir zaman vazgeçmemiş, terörist başının iadesi konusunda zaaf gösterilmesini bir savaş nedeni sayabileceğini dahi bildirmiştir.
………………
DÖNEMİN BAŞBAKANI MESUT YILMAZ’IN ABDULLAH ÖCALAN’IN YAKALANMASI İLE İLGİLİ YAPTIĞI AÇIKLAMA
(13 KASIM 1998)
Değerli basın mensupları;
Bölücü terörle mücadelemizde, Suriye üzerinde uyguladığımız baskılar sonucu bugün bu mücadelenin çok olumlu yeni bir aşamaya geldiğini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Onbeş yıldan beri binlerce vatandaşımızın ölümünden birinci derecede sorumlu olan bölücü örgütün ele başısı Abdullah Öcalan İtalya’da yakalanmış bulunmaktadır.
Bu konudaki gelişmeleri sizlerle kısaca paylaşacağım. Bugün saat 11.30′da Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi benden randevu istemiştir. Kendisiyle derhal görüştüm, bana Rusya Federasyonu Başbakanı Sayın Pirimakov’un bir mesajını iletti. Bu mesajda dünden itibaren malum kişinin Rusya topraklarında bulunmadığı ve bundan sonra Rusya’ya girişine kesinlikle izin verilmeyeceği belirtilmekteydi. Hükümet olarak bu gelişmeyi memnunlukla karşıladığımızı, ancak söz konusu kişinin gittiği ülke konusunda da Rusya’dan bilgi istediğimizi kendisine ifade ettim.
Bu gelişmeden yaklaşık 1 saat kadar sonra, resmi bir ziyaret için Almanya’da bulunan Emniyet Genel Müdür Yardımcımız Sayın Halil Tuğ, Başbakanlık’a telefonla Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmış olduğu bilgisini iletti. Bunun üzerine bütün kanallardan bu bilginin doğruluğunu araştırmaya başladık. İtalya’daki Büyükelçimiz Sayın İnal Batu, İtalyan makamlarıyla temas etti. Emniyet ve MİT aynı konuyu araştırdılar ve neticede bu bilginin doğru olduğu anlaşıldı. Nitekim kısa bir süre önce İtalyan İnterpolünden, Türk İnterpolüne gelen bir yazılı mesajda 1949 Şanlıurfa doğumlu Abdullah Öcalan’ın dün akşam Rus Hava Yolları Şirketi Aeroflot Moskova Roma seferiyle Roma’nın Fivmiçino Havaalanına indiği, üzerinde 1951 Konya doğumlu Abdullah Sarıkurt’a ait bir sahte pasaportun çıktığı ve kendisinin İtalyan Mahkemesince Türkiye’ye iade amacıyla tutuklandığı teyit edilmiştir. Kendisi halen Roma’daki Recinacelli Hapishanesinde tutuklu bulunmaktadır.
Bu gelişme üzerine İtalyan Büyükelçisini Başbakanlık’a davet ettim ve kendisine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak iade talebimizi ilettim. Aynı girişim Roma’da, Roma Büyükelçimiz Sayın İnal Batu tarafından İtalyan Dışişleri Bakanlığı nezdinde yapılmıştır. Bu kişinin üzerinden çıkan söz konusu pasaport daha önce MİT tarafından tespit edilmiş olup, bütün ülkelere bildirilmişti. Bu pasaportun 1997 yılında Frankfurt Başkonsolosluğumuz tarafından düzenlendiğini biliyoruz. Bu pasaportun adına düzenlendiği kişinin de daha PKK’nın Almanya’daki faaliyetlerinde görev almış birisi olduğunu biliyoruz.
Şimdi iade talebiyle yaptığımız bu girişim, İtalyan Mahkemeleri tarafından görüşülecektir, karara bağlanacaktır. Daha önce yapmış olduğumuz talebe ilaveten, Interpol aracılığıyla yaptığımız talebe ilaveten bu konuda Adalet Bakanlığımız ve İçişleri Bakanlığımız en kısa zamanda iade için gerekli diğer dökümanları hazırlayacaklar ve bunu İtalyan makamlarına ileteceklerdir.
Yine bu konuyla ilgili olarak ABD Ankara Büyükelçisini davet ettim, ABD’nin bu konuda başından beri gösterdiği müzahir tutum nedeniyle, Hükümetimin teşekkürlerini ilettim. NATO içerisinde müttefiğimiz olan İtalya’nın, bu konuda yanlış bir tutum içerisine gireceğine ihtimal vermediğimizi, ancak bu konuya olan yakın ilgilerini muhafaza etmelerini beklediğimizi kendisine söyledim.
PKK terör örgütü’nün iki numaralı elebaşısı Şemdin Sakık’ın bir süre önce Kuzey Irak’ta yakalanıp, Türkiye’ye getirilip tutuklanmasından sonra, şimdi de bu örgütün elebaşısı Abdullah Öcalan’ın İtalya’da tutuklanmış olması, Türkiye’nin bölücü terörle 15 yıldan beri devam eden mücadelesinde çok önemli bir aşama oluşturmaktadır. Hükümet olarak bunun mutluluğunu, bütün milletimizle paylaşıyoruz.
Elbetteki iade konusunda gerekli işlemler süratle ve aralıksız sürdürülecektir. Ancak şu aşamada önemli olan husus, ülkemizde 30 bin kişinin ölümünden sorumlu olan bu caninin artık Türkiye’deki bölücü terör eylemlerini uzaktan yönetme imkanından mahrum bırakılmış olmasıdır. Bu herhalde kurulduğundan beri PKK’ya indirilmiş en ağır bir darbedir, ama bundan dolayı rehavete kapılmamak icap eder. Şu anda başsız kalan bu örgütle mücadelemiz sonuna kadar devam edecektir.
DÖNEMİN BAŞBAKAN YARDIMCISI ve DSP GENEL BAŞKANI, BÜLENT ECEVİT’İN AÇIKLAMASI
Görev başında bulunan Hükümet konusunda vicdanım çok rahat. Sayın Başbakandan bugün aldığım bilgiler beni daha da rahatlattı.
Bu hükümet, çetelerin, mafyaların üstüne büyük bir kararlılıkla yürüyor. Nitekim Abdullah Öcalan’ın yakalanması da bu kararlı tutumumuzun ve Suriye ile ilgili olarak başlatmış olduğumuz sürecin bir sonucudur. Altından kimler çıkarsa çıksın, karanlık ilişkiler ağını sonuna kadar çözmekte ve çetelere karşı mücadelemizi ödünsüz sürdürmekte kararlıyız. Hergün bu kararlılığımızın yeni kanıtları ve sonuçları ortaya çıkıyor. Demokratik Sol Parti olarak, Hükümetten çekilmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok.
Bu hükümetin şu aşamada görevden ayrılması, çetelerin, mafyaların üstüne yürüme sürecini büyük ölçüde aksatır düşüncesindeyim. Bunun sorumluluğunu üstümüze alamayız. Hükümeti düşürmeye kalkışanlar da; yerine nasıl bir hükümet modeli düşündüklerini kamuoyuna açıklamak zorundadırlar.
SORULAR – CEVAPLAR
SORU : Efendim Abdullah Öcalan’ın neden İtalya’yı seçtiği konusunda bilgi var mı?
BAŞBAKAN MESUT YILMAZ : Hayır bu konuda şu aşamada bize ulaşan bir bilgi yok. Kendisinin Moskova’da bulunduğu süre içerisinde adamları vasıtasıyla, örgüt militanları vasıtasıyla çeşitli ülkeler nezdinde, o ülke hükümetleriyle değil, ama o ülkedeki bazı siyasi kişilerle, siyasi gruplarla temas kurduğunu biliyorduk, bunu yakından izliyorduk. Burada birkaç ülke gündeme geliyordu. Bu ülkeler nezdindeki çabalarımızı da yoğunlaştırmıştık, şu aşamada henüz daha İtalya’nın kendisinin nihai varış ülkesi olarak planlanıp planlanmadığını dahi bilmiyoruz. Belki de oradan transit olarak başka bir ülkeye geçmeyi planlıyordu. Ama üzerinden çıkan sahte pasaport -ki, bizim daha önce bütün ülkelere, bütün ülkelerin emniyet makamlarına bildirdiğimiz bir pasaporttur- yakalanmasında belirleyici amil olmuştur.
SORU : Efendim, ulaşan bilgilere göre Öcalan’ın İtalya’ya sığınma talebiyle gittiği ve bu talebini de bugün resmi makamlara ilettiği, ancak henüz kabul konusunda bir sonuç alamadığı ulaşan bilgiler arasında. Suriye’den çıkışıyla birlikte Öcalan’ın ki, işi silahlı çatışma bölümünün sona erdiği ve diplomatik bir aşamaya geçtiği görüşü ileri sürülüyor. Konu silahlı aşamadan çıkıp bir politik aşamaya doğru mu gidiyor. Böylesi bir süreçte Suriye’den çıkarılmasının rolü var mı?
CEVAP : Bu konuda hiç kimsenin herhangi bir endişesine mahal yoktur. 30 bin kişinin ölümünden birinci derecede sorumlu olan bir kişi, “ben geçmişimi inkar ettim, şimdi siyasi olarak sığınma talep ediyorum, sığınma hakkı talep ediyorum” dediği zaman hiç bir ülke buna olumlu cevap veremez. Suriye’nin yapamadığı, Rusya’nın yapamadığı bir şeyi demokratik bir hukuk devleti olan, üstelik NATO içinde müttekifimiz olan, aramızda son derece yakın ikili ilişkilerin bulunduğu İtalya’nın yapabileceğini düşünmek abesle iştigaldir. Esasen Roma Büyükelçimizden biraz önce aldığım bilgiye göre kendisinin şu ana kadar herhangi bir siyasi sığınma talebi olmamıştır.
SORU : İade konusunda bir pürüz yaşanabilir mi? İtalya’da daha önce PKK’nın toplantı düzenlemesi ve Türkiye’de ölüm cezasının bulunması…
CEVAP : Dediğim gibi, bu konudaki çalışmalar şu anda başlatılmıştır. Bunların belli bir süre aldığı, benzer konumdaki diğer kişilerden, mafya liderlerinden de kamuoyumuzca bilinmektedir. Ama bu kişinin sağınma siyasi talebinin -eğer olursa böyle bir talebi- kabul göreceğine ihtimal vermiyoruz. İtalya’nın Türkiye’yi hayati derecede ilgilendiren böyle bir konuda yanlış bir tutum için gireceğine de, keza kesinlikle ihtimal vermiyoruz.
SORU : MİT’in APO’nun Rusya’dan çıkışından haberi oldu mu? MED TV’de çıkan bir habere göre İtalya’nın APO’ya sığınma hakkı verdiği şeklinde.
CEVAP : Bu korsan televizyon kanalının, bugün o yönde yaptığı yayın bizim tarafımızdan da izlenmiştir ve bu konu İtalyan Hükümetinin dikkatine getirilmiştir. İtalyan Büyükelçisi, bunun kesinlikle varit olamayacağını bana ifade etti. Yani bu kişinin İtalyan Hütümetinin bilgisi dahilinde İtalya’ya geldiği şeklinde MED TV’nin yaptığı hedef saptırıcı vaya meseleyi tahrik edici yayının doğru olmadığını bize teyit ettiler. Aksini düşünmek de zaten mümkün değildir.
SORU : Efendim, bu gelişmelerden sonra, Sayın Baykal ile tekrar görüşmeniz olabilir mi?
CEVAP : Hayır, sahip olduğumuz bütün bilgileri şu anda sizler aracılığıyla kamuoyuyla paylaşmış bulunuyoruz. Sayın Baykal’la konuşacak birşeyim yok.
SORU :….
CEVAP : Bu meselenin iç siyasetle bu şekilde ilişkilendirilmesi de fevkalade yanlıştır. Bu Türkiye’nin bir milli meselesidir. Hükümetimiz mafyayla mücadeleye ne kadar önem vermişse, bölücü terörle mücadele konusunda da aynı kararlılığı ortaya koymuştur. İlk defa Suriye üzerinde uyguladığımız politika, bu azılı caninin ininden çıkmasına sebep olmuştur. Rusya’ya sığınması üzerine, Rusya üzerinde yapıtığımız diplomatik baskı Rusya’dan çıkarılmasına neden olmuştur. Şu anda yakalanmış olduğu İtalya, bu konuda bize, bizim daha yakın işbirliği yapabileceğimiz, bize daha müzahir olmasını beklediğimiz adaletin tecellisi için çok daha umutlu olmamızı gerektiren bir ülkedir. Ama şu aşamada en önemli husus, bu kişinin artık bu cinayetlerini kontrol etme imkanından mahrum kalmış olmasıdır. İade konusunda gecikmeler olabilir, hukuki pürüzler çıkabilir, bunların aşılması için gereken yapılacaktır, ama İtalya Hükümetinin bu cinayetlerin devamına izin vereceğine, göz yumacağına kesinlikle ihmal vermiyoruz.
SORU : İkili anlaşmalar buna, iadeye izin verecek mi?
CEVAP : İkili anlaşmaya gerek yoktur, aramızda uluslararası anlaşmalar vardır, birlikte imza koyduğumuz uluslararası anlaşmalar vardır, bu anlaşmalar terör suçlarının iadesini öngörmektedir. Teröre karşı işbirliği yapılmasını öngörmektedir. Ülkeler arasında yardımlaşmayı öngörmektedir. İtalyan Hükümetinin de uluslararası yükümlülüklerine uymayacağını beklemek yanlış olur.
SORU : Sayın Başbakan, Abdullah Öcalan’ın Rusya’dan çıkışını Rusya Büyükelçisinden mi öğrendiniz, yoksa MİT’in bu konuda bir çalışması oldu mu?
CEVAP : MİT’in Rusya’daki çalışması teknik çalışmadır. Yani onun militanlarının yaptıkları telefon konuşmalarını izlemek suretiyle yapılan bir çalışmadır. Onun için dün akşam Rusya’dan ayrılması konusunda bize intikal eden bir bilgi yoktur. Ancak İtalya’ya varışından itibaren mesele takibimiz altındadır.
SORU : Efendim Emniyet Genel Müdürlüğünün bu konuda açıklaması bildiri…
CEVAP : Emniyet Genel Müdürlüğünün Almanya’da yapmış olduğu açıklama henüz teyit edilmemiş bir açıklamaydı, zannediyorum Alman Emniyeti kendisine bu konuda gelen bir duyumu açıklamıştır. Ama o açıklamadan önce bilgi bize iletilmiştir, kesin teyit edildikten sonra ancak kamuoyuna açıklanmıştır.
SORU : Sayın Yalım Erez’in yeni kurulacak hükümette başbakan adayı olduğunu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEVAP : Bu konuları şimdi görüşmem. Diğer konuyla ilgili sorunuz varsa cevaplayalım.
SORU : Kuzey Irak’taki operasyon ile ilgili son durum nedir?
CEVAP : Bu operasyon amacına uygun olarak başarıyla devam etmektedir. Harekat tamamlanınca Genelkurmay Başkanlığı tarafından sonuçlarıyla ilgili geniş açıklama yapılacaktır.
SORU : Sayın Başbakan, APO’nun gözaltına alışının ayırıntıları nelerdir? Olay nasıl gerçekleşti.
CEVAP : Şu aşamada magazin yönüyle ilgili değiliz. Önemli olan bize resmi teyit edilen kendisinin Roma’daki hapishanede ve İtalyan Mahkemesinin kararıyla tutuklu bulunduğudur.
SORU : Bir hastaneye götürüldüğü…
CEVAP : Hastaneye gitme meselesi teyit edilmemiştir, hapishanede kalbinden rahatsız olduğunu ileri sürmüş, hapishaneye gitmeyi talep etmiş; hapishane yetkilileri bunun doğru olmadığını tespit ettikleri için hastaneye sevk etmemişler.
SORU : Efendim, APO’nun yanında üç kişinin daha gözaltına alındığı söyleniyor. Bunlarla ilgili bilgi var mı acaba?
CEVAP : Hayır, şu aşamada bende öyle bir bilgi yok. Önemli olan kendisinin yakalanmış olmasıdır.
SORU : Sayın Başbakan herşey yolunda giderse, iadeye ilişkin bir takvim nasıl işler?
CEVAP : Maalesef bu bizim insiyatifimizde değil. Bu italyan yargısının karar vereceği bir konudur. İtalya’daki yargının işleyişine bağlı olarak, bizim bu konuda mahkemeye sunacağımız dosyanın içeriğine bağlı olarak belirlenecek bir husustur. Ama çok kısa zamanda böyle bir şeyin mümkün olmayacağını, bunun belli bir zaman gerektireceğini düşünüyorum. Dediğim gibi şu aşamada bizim için önemli olan, bu kişinin artak örgütüyle fiili bağını kaybetmiş olduğudur. PKK bundan sanra başsız bir örgüttür.
SORU : Efendim Abdullah Öcalan’ın kontrol altına alınmasıyla…
CEVAP : Bu konuda gayet tabii istihbarat birimlerimiz gelişmeleri izleyeceklerdir. Emniyet güçlerimiz, güvenlik güçlerimiz gereğini yapacaklardır. Eşkiyanın adının değişmesi bizim için bir şey ifade etmez, eşkıya, eşkıyadır. Eşkıyanın her türünün üzerine gidilecektir.
SORU :………..
CEVAP : Ben mafyayla mücadelede bir zafiyetin ortaya çıkmasından endişe ettiğimi daha önceden söyledim. Allah’a şükür ki daha bölücü örgüt devletin içine sızamamıştır. Onun için bu konuda bir zafiyetin söz konusu olacağına ihtimal vermiyorum.
SORU : Türkiye’nin Öcalan’ın iadesi sürecinde bir hükümet boşluğuna tahammülü var mıdır?
CEVAP : Hükümet boşluğunun doğurabileceği sakıncalar konusuna biraz önce Sayın Ecevit de değindi, ben ona ilave edecek herhangi bir husus göremiyorum. Türkiye’nin bir hükümet boşluğuna kesinlikle bir tahammülü yoktur. Bu ekonomi için de geçerlidir, bölücü terörle mücadele için de geçerlidir, çetelerle, mafya ile mücadele için de geçerlidir, irticai terörle mücadelede de geçerlidir.
Türkiye’yi bir hükümet boşluğuna itenler, elbette ki bunun hesabını yapmak durumundadırlar ve bunun sorumluğunu da almak zorundadırlar
Add comment Temmuz 2, 2007