Posts filed under 'Vatikan'
Gladio’nun Yeni Düşmanı İslam
Türkiye’de Susurluk kazasıyla ortaya çıkan asker-sivil bürokratların mafya ve diğer suç örgütleriyle ilişkiler yumağının ucu bir NATO gizli örgütü olan Gladio’ya kadar uzanıyordu.
Sovyetlerin dağılmasının ardından komünizm bloğunun yıkılması, Berlin Duvarı’nın aşılması Gladio ve Yeşil Kuşak stratejisinin işlevinin bittiğini gösteriyordu. Batının düne kadar desteklediği ülkeler ve devrimler bugünün lanetliler sınıfını oluşturuyordu. İşin kötüsü tüm hedef ülkelerin İslam toprağı olma ortak paydasında buluşmasıydı.
Dün Sovyetlere karşı Taliban hareketini destekleyenler, bugün ‘Frankestein’ konumundaki bu harekete karşı birleşen 11 ayrı Afgan fraksiyonu silah, istihbarat ve önderlik noktalarında birleştiriyordu. Bu 11′li koalisyonun fertlerinin önümüzdeki 5 yıl içinde nasıl lanetli cemaatlere dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.
Gladio, anılan X örgütünün İtalya’daki ismi. Ve tüm NATO ülkelerindeki artık benzer örgütler için ortak tanımlama olarak kullanılıyor. Örgütün sadece NATO üyelerine has olmayıp başka ülkelerde faaliyet gösteriyor olması ayrı bir ilginç anekdot olsa da, NATO’nun direkt mücadele ve savaş ilan edemediği düşmanlara karşı Gladio ya da Super NATO oluşumlarının etkinlik gösterdiği bir gerçek.
Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde açık darbe ve cunta faaliyetlerini destekleyen, zemin hazırlayan örgütün İtalya, Belçika ve diğer batılı ülkelerde de yasadışı siyasi komplolara karıştığı artık bilinen gerkçekler arasında.
Gladio’nun hikayesi
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet tehditine ve olası bir işgal durumuna karşı 1948′de NATO kuruldu. CIA bünyesinde ise komünizmle mücadele amacıyla; basını elde edip sendika ve siyasi partilere mali destek sağlayarak ve anti-komünist bir propaganda yaparak gizli kuvvet oluşturacak bir yapı oluşturuluyordu. Gladio örgütü bu gerekçeyle kuruluyordu. ABD’nin finanse ettigi bu örgütler bir işgal durumunda sabotaj ve gerilla eylemleri gerçekleştirerek, dışarıdaki hükümete bilgi göndereceklerdi.
İdarecilerin eğitimi NATO üyesi ülkelerde, belli merkezlerde verilirken, diğer ülkelerde ise CIA ve NATO tarafından sağlanıyordu. Diğer yandan İngiliz Haber Alma Servisi’nin de örgütle işbirliği vardı.
NATO dışındaki ülkelerde de vardı
Gladio örgütleri, yalnızca NATO üyesi ülkelerde değil; Avusturya, İsveç, Norveç gibi Avrupa ülkelerinde de kuruldu. Merkezi, Brüksel’deki NATO Karargahıydı. Gladio, İtalya’daki örgütün kod adı. Yunanistan’dakinin adı B-8 ya da Sheep Skin (Koyun Postu), Belçika’dakinin SDRA-8, Hollanda’dakinin NATO Command, Batı Almanya’dakinin ise Gehlen Harekatı, Stay Behind ya da Sword, Avusturya’dakinin Schwert, Fransa’dakinin Rüzgar Gülü, İngiltere’dekinin ise Secret British Network olduğu bu ülkelerin yöneticileri tarafından açıklandı.(Mark Zepezauer. CIA’nın Büyük Operasyonları. shf: 34) Örgüt Türkiye’de Kontrgerilla olarak biliniyor. Türkiye’deki örgüt 27 Eylül 1952′de Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kuruldu. ABD’nin 1974′deki silah ambargosuna kadar bu örgütün ABD’den direkt para alarak iş gördüğü bilinmiyordu. Olayı ortaya çıkaran dönemin Başbakanı Bülent Ecevit oldu. Türkiye’deki Gladio örgütü 1965′de Özel Harp Dairesi adını aldığında, hâlâ ABD askeri yardım örgütü JUSMMAT ile aynı binada faaliyet yürütüyordu. ÖHD’nin 12 Mart ve 12 Eylül’de faal olduğu ileri sürüldü. ÖHD 1991′de tümen seviyesine yükseltildi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı adını aldı.
Kontrgerilla’nın dönüşümü ve yeni düşman
3 Aralık 1990 tarihinde Genelkurmay Başkanlığında düzenlenen basın toplantısında Korgeneral Doğan Beyazıt’a Özel Harp Dairesi’nin antikomünist olup olmadığı soruldu. O dönemde ÖHD basında çokça tartışılıyor “Kontrgerilla” teşkilatı olup olmadığı araştırılıyordu. Beyazıt’ın o gün verdiği cevap 28 Şubat sürecine de ışık tutacak nitelikteydi:
“Bizim ülkemiz sadece komünist istilaya uğrayacak tek bir komşuya sahip olsaydı, o zaman komünist işgale karşı işgal sahasında mücadele verecek bir teşkilat yeterli olabilirdi. Fakat bizim ülkemiz din ihracından tutun, diğer bütün, Saddam’ın tutumu, öbür tarafta Bulgaristan, Yunanistan, tabii Rusya dahil çeşitli tehditlere tâbidir. Dolayısıyla antikomünist değildir. Din devrimine karşı da kullanılacaktır.”(4 Aralık 1990. Cumhuriyet)
Bu örgütün ya da alt kanadı olduğu söylenen X ya da kontrgerilla yapılanmasının nasıl eylemler yaptığını da ÖHD’nin eski başkanlarından eski MİT görevlisi Cihat Akyol şöyle açıklıyordu:
“Mukavemetin en verimli tohumunun zulüm olduğu bilinmelidir. Bazen gayrinizami kuvvetlerin bu gerçeği bile bile sahte operasyonlarla halkın mukavemet cephesine iltihakına çalışılır.”
“(…)Halkı mukavemetçilerden ayırmak için sanki ayaklanma kuvvetleri tarafından yapılıyormuş gibi, mücadele kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir” (Silahlı Kuvvetler Dergisi, Ek, 1971)
Genelkurmay’ın 16 Kasım 1990 tarihinde yaptığı ve ertesi gün gazetelerde manşet olan açıklamasına göre, “Dünyadaki yeni gelişmeler karşısında askeri stratejilerde değişiklik meydana geldikçe ÖHD’nin görevleri de gözden geçirilecektir.”
Ve geçirilmiştir de. En büyük tehdit artık komünizm yahut her yıl sivil-asker demeden binlerce insanın canına kasteden bölücü tehdit değil ne idüğü belirsiz “irtica”dır. Türkiye’de bir kısım insanlar İslam’a saldırmak istediklerinde sürekli “irtica” kelimesini kullanmaktadır.
NATO’nun yeni düşmanı:
İslam NATO’nun klasik mavi=dost, kırmızı=düşman tanımlı renkleri, Sovyet Rusya’nın yıkılışından sonra “mavi” ve “yeşil”e dönüştürüldü. Uluslararası askeri ilişkiler konusunda uzman Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan, 1990, 1991 ve 1992 yıllarında Yeni Asya gazetesi için gerçekleştirmiş olduğumuz röportajlarda bu gerçeğe dikkat çekiyor; “Kızıl’ın yerini yeşil aldı” diyordu. (3.3.1991.Yeni Asya), (Turhan’ın 19.11.90 tarihli Zaman’da da benzer nitelikte açıklamaları yer almıştı.) Talat Turhan’ın açıklamaları o dönemde “Canım o kadar değil” sözleriyle karşılanmıştı. Ancak bu konuda yaşanan ve yaşanacak süreç onu haklı çıkarmış durumda.
NATO’nun bunu resmi ağızlarca ilan etmesi için çok beklememiz gerekmedi. 26 Eylül 1994 tarihinde NATO Genel Sekreteri seçilen Willy Claes, 2 Şubat 1995 tarihinde Alman Sueddeutsche Zeitung gazetesine şu demeci veriyordu:
“Fundamentalizm en az komünizm kadar tehlikelidir. Lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. NATO askeri ittifaktan daha fazla bir şeydir. Kendisini Kuzey Amerika ile Avrupa’yı birbirine bağlayan uygarlığın temel ilkelerini savunmaya adamıştır”.
Bu sözlerin yayınlandığı günlerde iç ve dış basında “NATO’nun yeni düşmanı İslam” şeklinde haberler çıkıyordu. Claes’in sözlerine politik gerekçelerle bile olsa Fransa, İtalya ve İspanya tepki göstermişti. Ancak garip olan dönemin Mısır Dışişleri Bakanının Claes’i desteklediğini açıklamasıydı.
Benzer bir bakış açısını ABD’nin ünlü haber dergisi Newsweek sergiledi. Dergi 29 Mayıs 1995 tarihli nüshasında şu değerlendirmede bulunuyordu: “Asıl mesele Avrupa’ya gelen göçmenlerin sayısının fazlalığında değil, İslam’da! İslamı asimile etmek çok zor.”
Bilgi çağı olarak ilan edilen 21.yüzyıl “globalizm”, “küreselleşme”, “medeniyetlerin kaynaşması” olarak sunulan “yükselen değerlerin” hakimiyetinde mi, yoksa medeniyetler kavgası halinde mi yaşanacak? Temel soru bu ve hâlen cevabı netleşmiş değil.
Komünist blokun çöküşünün ardından NATO’nun en yetkili ağızları tarafından “İslami köktendincilik” en büyük tehlike olarak ilan edildi. Bu “küreselleşmeye” hiç de uyan bir tanımlama değildi. Yaşanan son süreçte ‘Haçlı Seferi’ gafları ve NATO’nun üstlendiği Claes mantığı rahatsız edici nitelikte. Acaba, cümlemizi fena halde “küreselleştirmeyi” planlayan mihraklar bizim çözemediğimiz ama yüzlerce soru sorabileceğimiz ‘naylon operasyonlarıyla’ törpüleyecekleri, tırpanlayacakları yerlere küçük birer çentik mi atıyor?
Medeniyetler çatışmasının yaşanmayacağı, Samuel Huntington’un haksız çıkacağı söyleniyor ama süreç içinde yapılan açıklamalar hep o zihniyetin ipuçlarını veriyor. Avrupa Birliği Komisyonu eski başkanlarından Jack Delours AB’nin Hıristiyan klübü olduğunu açıklarken ya da Lüksemburg Başbakanı J.C. Juncker, “Türkiye’nin kültürü müsait değil, tam üye olamaz” şeklinde konuşurken, yahut Almanya şansölyesi Helmut Kohl, Türkiye’nin bir Asya ülkesi olduğunu ilan ederken hep çatışmacı ve yok sayıcı bakış açısıyla hareket ettiler.
Avrupa Hıristiyan Demokrat Parti liderlerinin 1997 Mart ayı başında Brüksel’de yaptığı toplantıya başkanlık eden Willfried Martens, “Avrupa Birliği bir medeniyet projesidir ve Türkiye’nin bu topluluğa tam üye olması mümkün değildir” derken “çatışmacı” görüşlere tercüman oluyordu.
Aslında böyle davranarak geniş Avrupa şemsiyesi altındaki 20 milyona yakın Müslümanı yok saydılar ve büyük bir yanılgıya düştüler.
Herkes tarafından ifade edilmese de, İslam bir ‘problemler yumağı’ olarak görülünce Bosna-Hersek’te 4 yıl süren vahşete dünyanın “niçin zamanında tepki vermediği” sorusu da anlamsızlaşıyor normal olarak. Aynı şekilde Kosova’da yaşanan Sırp zulmü ve vahşeti, Çeçenistan’da sivillere yönelik ‘temizleme’ faaliyetleri, Filistin’de tank-top ve uçaklarla sürdürülen yoketme operasyonları ya da Keşmir’de tüm dünyanın gözü önünde yaşanan haksızlıklarla ilgili sorular da havada kalıyor.
Huntigton’un “Medeniyetler Çatışması” olarak sunduğu ve geniş yankılar uyandıran görüşleri bu çatışmacı mantığın amentüsünü oluşturuyor. Dünyayı dinler ve kültürler açısından “çatışma” kutuplarına ayıran Huntington’a göre İslam ve Konfiçyüs dünyaları Hıristiyan Batı’ya karşı giderek yükselen “nükleer ve dini” bir tehdit oluşturuyor.
Tarihin sonunun geldiğini ilan eden Francis Fukuyama ise ideolojiler devrinin kapandığını ve komünist Rusya’nın çöküşünün ardından artık dünyada herkesin Batı’nın değerlerini benimsemesi gerektiğini iddia ediyordu. Globalizm, kültürel entegrasyon ve yükselen değerler edebiyatı sonuç olarak “büyük biraderin dediği olur”a geliyordu. Şimdi ise, Büyük Birader’e iman ettirme sürecine girmiş bulunuyoruz.
Talat Turhan ne diyor?
Gladio konusuna dönecek olursak, konunun Türkiye’deki en yetkin uzmanı olan Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan, Amerikan FM (Field Manuel) 31-15 adlı talimnamenin öz olarak bağlı-bağımlı ülkelerdeki benzer yapılanmaların ruhunu oluşturduğunu belirtiyor. Türkiye’de ise önce Seferberlik Tetkik Kurulu daha sonra ise Özel Harp Dairesi adıyla tanınan “kardeş kuruluşun” Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimatnamesi olan ST 31-15 numaralı yönergeyle düzenlendiğini ifade ediyor:”FM 31-15 işaret ve Mayıs 1961 tarihli Amerikan Sahra Talimnamesi, tercüme edilerek, ST-31-15 işaret ve Ocak 1965 tarihinde “Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat” adı altında ve Org. Ali Keskiner imzası ile TSK’da uygulanmak üzere dağıtılmıştır.” (Talat Turhan. Bomba Davası Savunma-1- shf. 133.İstanbul. 1986)
Kontrgerilla ne iş yapar?
Talat Turhan devam ediyor: “ST 31-15 adlı talimnamede açık ve sinsi gayri nizami faaliyetler arasında; adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj sayılmakta ve 10. sahife, madde 9′da ‘Bir gayri nizami kuvvetin yer altı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir’ denilmektedir.”
Bu ne demektir? Yani, hem tanım olarak ‘kanuni statü’ içinde değillerdir, hem de yaptıkları işlerin ‘kanunsuzluk’ olarak düşünülmesi mümkün değildir. Bu kadar geniş bir ’sorumsuzluk ve yetkiye’ sahip bir organizasyonun muhatabı olmak ister miydiniz!
Turhan, Doruk Operasyonu kitabında ise ST-31-15 talimnamesinin 5. maddesine dikkat çekiyor: “Büyük bir gayrinizami kuvvet, kaide olarak biri açık faaliyet gösteren gerilla unsuru (komando birlikleri), diğeri gizli faaliyette bulunan yeraltı unsuru olmak üzere iki müşekkel unsurdan terettüp eder”
Balonu Belçika patlattı
Varlığı 1990′da Belçika tarafından ortaya çıkarılan Gladio, hükümet ve gizli servisler tarafindan 1950′den önce oluşturulmus olan resmi fakat gizli bir servisti. Örgütteki sivillerin isimleri Washington ve Londra’da kod adları şeklinde bulunmaktaydı. Belçika Gladiosu, Ordu İstihbarat Servisi (SGR) bünyesinde faaliyet gösteren “Dokümantasyon, İstihbarat ve Harekat Servisi” (SDRA)’nın küçük bir ünitesiydi ve adı SDRA-8′di. Aralarında emekli asker ve sivil ajanların bulunduğu altmış beş kişiden kurulu bu ünite, bağlı olduğu SDRA ve SGR’yi atlayarak, yani resmi hiyerarşiye uymayarak CIA ile bağlantılar kuruyordu. SGR’nin uzun zaman başında bulunan Orgeneral Raymond Van Calster, Gladio’nun başı oldugunu şiddetle reddediyordu. Fakat general, kendisinin başkanlık ettiği SDRA-8′in toplantılarından Belçika Başbakanı Wilfried Martens ve Milli Savunma Bakanı Guy Coeme’i haberdar etmemişti.
General de Gaulle, 7 Mart 1966′da Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çekerken, Fransa ile ABD arasında yapılmış gizli antlaşmaların bir kısmını açıkladı ve böylece NATO’nun komünizme karşı mücadele için imzaladıkları gizli protokollerin varlığı ortaya çıktı.
Temizeller ülkesi İtalya
Gladio’nun İtalya kanadının geçmişi İkinci Dünya Harbi sıralarına kadar uzanıyordu. ABD 1942′de yeni bir istihbarat servisi kurmuştu: Stratejik Hizmetler Dairesi (OSS). Üç bin ajana, çok gelişmiş teknik donanıma ve milyonlarca dolar bütçeye sahip olan OSS çeşitli ortamlara sızabilmek için, yabancı ülkelerdeki Amerikan büyükelçilikleriyle bağlantı halinde karşı-espiyonaj yapıyordu. Bu, İtalya’da Vatikan ve mafya ile sürekli bir işbirliği şeklinde gerçekleşiyordu.
Licio Gelli Diye Bir Mason Üstadı
Licio Gelli, Propaganda-2 (P-2) Mason Locasının üstad-ı azamı. İtalyan-Arjantin uyruklu. İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isim. P-2, İtalya’da 1966′da kuruluyor. 1969′da da Gelli başkan oluyor.
18 Mart 1981′de Milano polisi Gelli’nin villasına baskın yapıyor. Fakat o önemli belgelerini de alarak kaçıyor. Hakkında politik, askeri ve endüstri casusluğu iddiasıyla tutuklama emri vardır. Gelli, her nasılsa P-2 mason locasının üye listesini ardında bırakmıştır. Mason üyeler arasında Adalet Bakanı Adolfo Sarti, 1972-1973 ve 1976-1979 yılları arasında başbakanlık yapmış Giulio Andreotti de vardır. Ayrıca, 43 parlamento üyesi, 54 devlet görevlisi, başta Genelkurmay Başkanı Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8′i amiral 30 generalin içinde bulunduğu 183 askeri yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri, yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma servisinin 3 eski başkanı. Liste bomba gibidir ve zaten o etkiyi de kolaylıkla yerine getirir.
Çorap söküğü gibi arkası gelen bu belgeyi Gelli niçin bırakmıştı? Bu sorunun kesin cevabı henüz verilmiş değil. Gelli’nin bir çok sabıkası vardı. En önemlisi ise İtalya seçimlerinin Hıristiyan Demokrat Parti lehine sonuçlanması için giriştikleri naylon operasyonlar ve CIA’dan bu iş için para alması idi.
İtalya’da ya da herhangi bir ülkede CIA’nın çeşitli kontrgerilla yöntemleri denemesi, iç işlerine karışması pek alışılmıştı da bir mason locasının bu işlerin içinde olmasına “pek alışılmamıştı”. Sevgi, hoşgörü, eşitlik, adalet ve barışın beyaz güvercinleri olan masonların nasıl olur da karanlık işlerle bağlantıları olabilirdi! Bir mason locasının, bir istihbarat örgütü yetkilileriyle anlaşıp, kontrgerilla faaliyetlerine destek vermekte ne gibi bir menfaati olabilirdi? Herhalde çok daha fazla hayır işleri yapabilmek için yapmışlardı bunu. Burada bir soru daha gündeme geliyordu: Yoksa Gladio’nun faaliyette olduğu tüm ülkelerin mason teşkilatları da bu X örgütüyle içli dışlı mıydı? Elimizde kesin belgesi yok ancak malum İSKİ skandalında Türkiye’deki bir azınlık cemaate mensup ilginç isimler ve bağlantılar ortaya çıktı. Ancak bu netameli konunun üstü pek çabuk kapatıldı.
Dış Politika Uzmanı yazar Mustafa Özcan, Gladio’nun 70 ve 80′lerdeki beyninin ABD eski dışişleri Bakanlarından Hanry Kissinger olduğunu belirtiyor.
MİT Sosyal ve Ekonomik İşler daireleri eski başkanlarından Prof. Dr. Mahir Kaynak, Amerika’daki bombalı saldırılarla ilgili olarak, ‘Kim yaptı, niçin yaptı diye sormayın. Başkan Bush’a da anlatmaya çalışmayın. Anlamaz adamcağız. Soracaksanız Hanry Kissinger’a sorun.’ dedi. (Kanal-D, Fatih Altaylı-Teke Tek. Eylül 2001)
Add comment Temmuz 6, 2007
Masonlar ve CIA
Masonlar ve CIA
CIA, 1947′de Truman Doktrini’yle birlikte, ABD’nin mason Başkanı Henry Truman tarafından kurulmuştu. 1949′da Başkan’ın onayı ile başka ülkelerin iç işlerine karışma yetkisi aldı. CIA, 1953′te İran petrol kaynaklarını millileştiren Musaddık’ın devrilmesi, 1954′te Guatemala Başkanı’nın görevden uzaklaştırılması ve bunun gibi birçok eylem gerçekleştirdi. 1950′li yıllarda masonların teşkilat üzerindeki etkinliği, ABD Dış İşleri Bakanı John Foster Dulles’in kardeşi ve üst dereceli bir mason olan Allen Dulles döneminde iyice güçlendi.
CIA Şefi Robert Gates
Masonların CIA üzerindeki etkisi halkın büyük çoğunluğu tarafından bilinmez. Oysa CIA’in iç ve dış faaliyetlerinde masonların yönlendirmesinin açıkça görüldüğü pek çok olay vardır. Bu olayları teşhis etmenin en önemli yöntemlerinden birisi, yapılan eylemin neticesinin kimin lehine olduğunun doğru tespit edilebilmesidir. Bu yönde bir inceleme yapıldığında, CIA’in zaman zaman masonlar ve Siyonistlere fayda sağlayacak eylemlerde bulunduğu açıkça görülecektir.
1960′lı yıllardan başlayarak CIA, Amerika’nın, diğer deyişle söz konusu lobi ve sermayedarların, hoşuna gitmeyen devlet adamlarına karşı örtülü cinayet planları düzenlemiştir. Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Çu En Lay, Burma’yı ziyaretinde, CIA’in hazırladığı bir bombalı suikastten kıl payı kurtulmuştur. Kongo’nun devrimci lideri Patrick Lumumba 1960′da önce zehirli pasta ile öldürülmek istenmiş, daha sonra CIA’in katkısıyla yok edilmiştir. Yerine Mobutu getirilmiştir. CIA, ilginç cinayet yöntemleri geliştirmiştir:
“Fidel Castro’yu zehirli puro ile ortadan kaldırma planının altından çıkan CIA Başkanlarından Colby, Senato Soruşturma Komutanlığı’nda verdiği ifadelerle CIA’in yüz metre uzaklıktan atılan zehirli iğneler geliştirdiğini, bu iğnelerle öldürülenlerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir.”
Bu operasyonların önemli bir kısmı ise Mossad ile birlikte yürütülmüştür:
Colby, CIA’in Şili’de Allende rejimine karşı girişilen darbedeki rolünü de yadsımamıştır. CIA Ortadoğu’da, Mossad’la beraber ortak operasyonlar düzenlemiştir.” (Milliyet, 20 Temmuz 1980)
22 Aralık 1985 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, CIA Afrika Şefi John Stockwell’in, CIA’in Afrika’da yaptığı katliamlarla ilgili olarak New Africa dergisine yaptığı açıklamalarla ilgili haber.
CIA’in temel amacı, Amerikan hükümetlerinin, çoğunluğu gizli olan davranışlarına güç kazandırıp desteklemek, ABD’yi, rakip tanımayan uluslararası tek lider yapacak bir dünya düzeni kurmaktır. Hak ve hukuk çerçevesinde yürütüldüğü müddetçe bu amaçta bir sakınca yoktur. Her ülke kendini koruyacak, istikrarını sağlayacak ve güçlendirecek faaliyetlerde bulunur, bu esnada istihbarat birimlerini de kullanır. Ancak bu hedefe ulaşmaya çalışırken, temel insan haklarını ihlal eden, halkın çıkarından ziyade yalnızca belli çevrelerin çıkarlarını korumayı amaçlayan bir politika izlenmesi kabul edilebilir değildir.
L’Histoire dergisinin 1984 yılı Eylül sayısının 70. sayfasında, CIA şu şekilde anlatılmaktadır:
“CIA devlet içinde devlet gibi. İstediğini yapıyor. Kanunun üzerinde yer alıyor. Yerleşik yapının yıkılmasında yer alıyor. CIA pek çok gazeteciyi bilgi kaynaklarını öğrenmek için takip ettirmiştir. 1960-1965 yılları arasında Fidel Castro’yu öldürmek için CIA sekiz tane komplo düzenlemiştir. Çok değişik yöntemler kullanılarak-dolmakaleme zehir koyarak, zehirli purolarla, vücudu zehirleyen mayolarla- Castro öldürülmeye çalışılmıştır.”
Dünyanın Gerçek Hakimleri isimli kitapta da CIA’in bazı faaliyetleri şöyle anlatılmaktadır:
“31 Mayıs 1961′de öldürülen Trujillo, 2 Kasım 1963′de öldürülen Güney Vietnam Cumhurbaşkanı Ngo Dinh Diem, 22 Ekim 1970′de öldürülen Şili lideri Rene Schneider; CIA tüm bu olanlardan haberdardı. Gerekli silahları o temin etmişti. Eisenhower’ın Lumumba’yı öldürme emri verdiği kesin. Trujillo’nun öldürüleceğini de haber almıştı. Castro olayından herkes haberdardı. Bir tek Kennedy haberdar edilmemişti.
Küba’ya yönelik operasyonlarda ABD’nin her zamanki gibi tehlikede olma durumu yoktu. Ne Castro, ne Trujillo, ne de Allende Amerika için bir tehlike teşkil etmiyorlardı. Küba’da Batista sayesinde Amerika, aslında Yahudi şirketleri ITT, Standard Oil, General Motors, General Electric gibi şirketler vasıtasıyla yer altı kaynaklarının %90′ını, şekerin %40′ını, demiryollarının %45′ini, petrolün %100′ünü kontrol ediyorlardı. Kumar, fuhuş, alkol, uyuşturucu piyasası da CIA kontrolündeki mafyanın elindeydi.” (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.30)
Eski CIA ajanı Philippe Agee, yaptığı açıklamalar ve yazdığı kitap ile bütün dünyada büyük yankı uyandırmıştı.
CIA şeflerinden William Webster
1960′lı yıllarda Küba’da CIA, mafya ile de iş birliği yapmıştı. Domuzlar Körfezi Çıkartması’nda mafya eski sermayelerini yeniden ele geçirmek istiyordu. Amerikalı yazar Beni Lyrocs, Amerika kıtasındaki uyuşturucu ve silah kaçakçılığına ilişkin yazdığı kitapta, CIA’in uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karıştığı ülkelerde iç karışıklık ve darbe çıkardığını anlatmaktadır. 70′li yıllardaki CIA’in eylemleri Gonzales Mata’nın kitabında ise şöyle aktarılmaktadır:
“70′li yıllarda sokaktaki insanın anlayamayacağı, ama araştıran için çok önemli olaylar olmuştu. Silah şirketi Lockheed’in skandalı (son hedefi İtalya Cumhurbaşkanı Giovanni Leone), Watergate Skandalı, CIA tarafından hazırlanan katliam ve ihtilaller, Carrero Blanco’nun saf dışı bırakılışı ve daha birçok olay… İtalya’da Fiumicino’nun, Calabressi’nin, Moro’nun, Fransa’da Revelli-Beaumont’un, Suarez’in, Zenteno’nun, Garcia Plata’nın öldürülmesi CIA’e bağlı eylemler.” (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.12, 14)
“Üçüncü dünya ülkelerinde Mossad’la birlikte operasyonlarını düzenleyen CIA’in Afrika’daki eski şefi John Stockwell, New Africa dergisine yaptığı itiraflarında CIA’in üçüncü dünya ülkelerinde gerçekleştirdiği gizli operasyonlar yüzünden 2-3 milyon insanın öldüğünü söyledi. Örneğin, CIA’in Endonezya’da gerçekleştirdiği operasyonda toplam 800 bin kişi öldü. Herkes tarafından bilinen Phoneix planı uyarınca katledilen 20.000 Vietnamlı da bu rakama dahildir.” (22 Aralık 1985, Hürriyet)
“CIA Nikaragua, Kamboçya ve Angola’ya askeri müdahalede bulundu. CIA’in etkin Başkanı William Casey bu konuda daha temkinli olan Başkan Yardımcısı John Mc Mahon’un istifa edip, yerine Robert Gates’in geçmesiyle daha da rahatladı. Son zamanlarda CIA’in faaliyetlerinde askeri müdahaleler dışında bir çeşitlenme de söz konusuydu. Çad’da Hissene Habren’in iktidara gelişinde katkısı olmuştu. Liberya’da Başkan Samuel Doe’nin korunması için alınan önlemlere yardımcı olmaktaydı. Etiyopya’da, Surinam’da, Mauritius’ta ise politikaya iyice burnunu sokmuş, muhalefete destek vermişti.” (Nokta, 4 Mayıs 1986)
“12 yıl CIA’de çalıştıktan sonra istifa eden John Stockwell: ‘Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir araştırmaya göre, 1961′den bu yana CIA, birkaç bin gizli harekata girişmiş, bu harekatların çoğu kanlı olmuş. Bu harekatlarda toplam 3 milyon insan öldürülmüş, öldürülenler Rus değil, hatta çok az bir kısmı dışındakiler komünist bile değil, Üçüncü Dünya halkları. ABD’nin yaptığı, siyasetini onaylamadığı bir ülkenin siyasetini ve hükümetini değiştirmek amacıyla o ülkede kargaşa yaratmak. Örneğin Sandinista gerillalarını değil, Nikaragua halkını sefalete sürükleyerek ülkeyi çökertmek.” (Cumhuriyet, 18 Mart 1985, “Hükümet Devirme Tekniği”, Yalçın Doğan)
CIA’in dış ülkelerdeki eylemlerinde AID’i (Uluslararası Kalkındırma Örgütü) paravan olarak kullandığı da farklı kaynaklarda yer alan bilgilerdendir. Ayrıca DIA da (Savunma İstihbarat Örgütü) CIA’e yardımcı görev görmektedir. Bütün bu kuruluşlar ise 40′lar Komitesi tarafından denetlenmektedir.
“CIA İran, Sudan, Suriye, Guatemela, Ekvator, Zaire, Guyana, Gana’daki hükümetlerin devrilmesiyle ilgili suikastlerde görev yapmıştır. Yunanistan’daki albayların baskıcı rejimini iktidara getirme faaliyetlerine katılmıştır.” (CIA Diary, Philip Agee, sf.8)
“CIA İran’dan Şili’ye, Tibet’ten Guatemala’ya, Libya’dan Laos’a, Yunanistan’dan Endonezya’ya kadar ülkelerin politik iç işlerine karışmakla suçlanmıştır. Suikastler, darbeler, oy satın alma, ekonomik savaşlar hepsi CIA’in eşiğinde yatmaktadır. Bugün dünyada CIA’in karışmadığı öne sürülen çok az politik kriz vardır.” (American Foreign Policy, Charles W. Kegley, Eugene R. Wittkopf, sf.110)
Clinton döneminde CIA Başkanlığına getirilen James Woolsey de Mossad’la yakın ilişkisi olduğu bilinen CIA şeflerindendir ve hatta bazı çevreler tarafından ‘Mossad ajanı’ olduğu ifade edilmektedir:
“Clinton tarafından CIA Başkanlığı’na getirilen James Woolsey Mossad ajanı.” (The Spotlight, 1 Şubat 1993)
“CIA’in yeni Başkanı James Woolsey, Jimmy Carter’ın Donanma İkinci Sekreteri’ydi ve İsrail ile olan ilişkileri kuvvetlendirme taraftarı olan bir kişiydi, kendini İsrail’e adamıştı. Les Aspin ve Woolsey, İsrail ordusuna daha fazla yardım sağlamak için çalışan Jewish Institute for National Security Affairs (JINSA)’nın Yönetim Kurulu’ndaydı. Aspin 1992′de JINSA’dan Henry Jackson ‘Distinguished Service Award’ (Özel Hizmet Ödülü) almış ve Yahudi topluluğu ile İsrail’in olağanüstü destekçisi olarak tanımlanmıştır.” (The Spotlight, 1 Şubat 1993)
Add comment Temmuz 6, 2007
CIA – İsrail Bağlantıları Ünlü CIA Başkanları
CIA, ABD’deki Yahudi lobilerinin yanı sıra İsrail’le de yakın iş birliği içindedir:
“CIA İsrail’e para yardımı yapmaktadır.” (They Dare To Speak Out, Paul Findley, sf.193)
“1960′larda CIA’deki en hassas harekatın kod adı; KK MOUNTAIN idi. (KK, CIA’in İsrail’le ilgili belge ve mesajlarda kullandığı kendi adıdır.) Ve Mossad’a yapılan yıllık milyonlarca dolarlık nakit ödemeleri sağlıyordu. Buna karşılık da Mossad, ajanlarını Kuzey Afrika ülkelerinde ve Kenya, Tanzanya ile Kongo gibi ülkelerde Amerikan ajanlarının vekilleri gibi davranmakla görevlendiriyordu.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.14)
“1979′da Amerika’nın en önemli askeri sırrı yörüngedeydi. Müstahkem mevzilerin ürkütücü, paha biçilmez değerdeki fotoğraflarını çekiyordu. KH-11 diye bilinen bu uydu, bir teknoloji harikasıydı. Çektiği resimler dijital olarak ‘anında’ yer istasyonlarına ulaştırılıyor ve haber alma birimlerince anında analiz ediliyordu.İlk KH-11 uydusu Jimmy Carter’ın, Başkan Gerald R. Ford’u yenmesinin ardından 1976′da fırlatıldı. Carter yönetimi, Ford’un izinden gitti ve yüksek kalitedeki resimlerin, başka ellere geçmesine izin vermedi. Haber alma konusunda Amerika’nın en yakın müttefiki olan İngiltere, fotoğrafları sınırlı ölçüde ve ancak yeri geldiğinde görebiliyordu. Yoğun güvenlik sistemi, Başkan Carter’ın İsrail’e KH-11 fotoğrafları vermeye karar vermesiyle delindi. Anlaşma; İsrail’e, komşuları Lübnan, Suriye, Mısır ve Ürdün’ün sınırları içinde 160 km. (100 mil) mesafeye kadar olan yerlerdeki her türlü askeri harekatı ya da başka tehdit edici faaliyetlerle ilgili olarak uydunun kaydedeceği bilgileri elde etme izni veriyordu.
Jimmy Carter’ın bu yüksek teknolojik görüntüleri İsrail’e verme kararı, Amerikan istihbaratının bazı üst düzey yetkililerince kuşkuyla karşılandı. Aslında bu, bir yıl önce Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’la Camp David’de başarılı bir zirve toplantısı gerçekleştiren İsrail Başbakanı Menahem Begin’e bir ödüldü. Bu yetkililer, Beyaz Saraydakilerin pek çoğunun anlamadığı bir şeyi anlamışlardı: Sisteme İsrail boyutunu katmak büyük bir taahhüttü.
KH-11, zamanının, uzay keşifleri için en ileri, en gelişmiş teknoloji ürünüydü. Yaklaşık 19 m (64 fit) boyundaki uydunun can alıcı unsuru, kamerasının önündeki aşağıya bakan aynasıydı. Bir periskop gibi bir yandan bir yana dönen kamera sayesinde uydu, atmosferde yol alırken tek bir bölgeyi izleyebiliyordu. Sonuçta alışılmamış boyutta yüksek kalitede stereoskopik bir görüntü elde ediliyordu ki, bunu bilgisayarla daha da mükemmelleştirmek mümkündü.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.11-12)
“KH-11 yöneticilerinin amacı, uydunun programını dikkatle ve öncelikleri hesaba katarak planlamak, doğru yerde, doğru zamanda bulunmasını sağlamaktı. İyi yönlendirildiği takdirde, milyonlarca dolara mal olan bu uydu, sınırlı miktardaki yakıtıyla çok daha uzun bir süre yörüngede kalıp, çok daha fazla bilgi toplayabilecek, daha ‘hesaplı’ olacaktı. Ne var ki, Carter’ın İsrail’in KH-11′e doğrudan ‘girmesine’ izin veren kararı, bazı Amerikan haber alma birimlerinin uydudan daha az yararlanması demekti.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.13)
“İsrailliler ise, KH-11 anlaşmasını Carter yönetiminin kendilerine duyduğu saygının ve desteğin bir belirtisi şeklinde değerlendirdiler.
1979 anlaşmasına göre, özel istihbarat isteme hakkı vardı. Her isteği tek tek ele alınıp inceleniyordu. Bu durum, İngiliz haber alma yetkililerini ‘çılgına’ çevirdi. Kendileri, II. Dünya Savaşı müttefiki ve NATO üyesi oldukları halde bu bilgilerden yararlanamazken, İsrail bu şansa sahipti.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.17)
“İsrail gerçekten de KH-11′den en değerli istihbaratı elde ediyordu. Bu konuda, Ronald Reagan’ın, CIA Başkanı William J. Casey’nin kilit adam olduğuna dair işaretler vardı. Casey, göreve geldiği günden beri, uydu fotoğraflarının İsrail’le ortak kullanımını heyecanla destekliyordu. Ve daha ilk günlerde İsrail irtibat görevlilerine, CIA merkezine yakın bir özel büro tahsis edilmesini emretti. Bundan amaç, KH-11 fotoğraflarıyla ilgili Amerikalı görevlilerle İsrail görevlilerinin doğrudan temasını kolaylaştırıp tüm önemli bilgilerin ellerine geçmesini sağlamaktı. İsrail için neyin daha önemli olduğunu ancak İsrailliler bilebilirdi zira.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.24)
“Eski bir NSA (Milli Güvenlik Teşkilatı) üst düzey yetkilisi, Reagan döneminde İsrail askeri yetkililerinin, KH-11 uydusunun yeni görev ve yörüngesinin tesbiti için yapılan Pentagon toplantılarına katıldıklarını öğrendiğinde öfkeden deliye döndüğünü söyledi. ‘Bunu kim duysa saçını başını yolmak geliyordu içinden’ dedi. Ne var ki, bir başka Amerikan istihbarat yetkilisi bu konuda çok daha rahat görünüyordu. ‘Gerçekten de pek çok kişi bunu öğrendiğinde neye uğradığını şaşırıyordu, ama ben bunda bu kadar büyütülecek bir şey görmüyorum doğrusu’ dedi. Ona kalırsa, İsrail’e bilgileri doğrudan edinme izni verilmesi bir uzlaşmaydı. ‘İsrail önemli hiçbir şeyin gözünden kaçmasını istemiyordu.’
Zira Sovyet ve Doğu Avrupalı Yahudi göçmen dalgaları İsrail’e akmaya devam ediyordu. Angleton ve İsrail’de aynı işi yapan meslektaşları, Yahudi göçmen akınını yönettiler. CIA’dekilerin çoğunun fark ettiği gibi, Sovyet bloku içinden en önemli bilgileri, ilk savaş sonrası yıllarında batıya sağlayanlar Yahudi göçmenlerdi. Programların bazıları, KK MOUNTAIN’ın bir bölümü olarak CIA kontenjan fonlarından finanse edildi.
Pentagon’a atanan İsrail yetkilisi, KH-11 programı görevlisine İsrail’in ihtiyacı olan bilgilerin neler olduğunu belirtiyordu sadece. KH-11′in resimleri Washington’a ilettiği esnada yanında durup beklemesine de izin veriliyordu.
Richard Allen’a göre de, İsrail’in KH-11 anlaşmasını istismarı o kadar önemli değildi doğrusu: ‘Pentagon’da dostları vardı ve daha geniş bilgileri gayr-ı resmi olarak sağlayabilirlerdi’ diyordu.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.25,26)
“Güçlü bir İsrail yanlısı olan Allen, bundan etkilenmediğini söylüyor. Gerçekten de Amerikan istihbarat birimlerinde bile, 1981′de İsrail’in, neden Sovyetler Birliği’ne ait uydu resimlerini topladığını ve de Şaron’un neden bu bilgileri edinmekte bunca ısrarlı olduğunu anlayabilen pek fazla kimse yoktu. Aslında İsrail’in kendisi de artık bir nükleer güçtü.” (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.28-29)
“Yüksek düzeyde yetkili ve bilgili Amerikalı ve İsrailli kaynaklar iki ülke arasındaki istihbarat ilişkisinin oldukça iyi olduğunu belirttiler. Bundan daha önemlisi iş birliği olmasıdır. Hatta, neredeyse ‘yüksek derecede hassas istihbarat alanlarında’ aralarında belirli bir iş bölümü yapmışlardır.” (Between Washington and Jerusalem, Wolf Blitzer, sf.83-84)
“İstihbarat ilişkileri İsrail’le Amerika arasında sağlam bir şekilde ilerledi. Adeta iki ülke istihbarat konularında aynı dalga boyundaydılar. Washington’daki İsrail Büyükelçiliği’ndeki Mossad vekili CIA ile yakın ilişkiler içerisindeydi. Görev yapan Mossad ajanları başka isim altında ABD’de çalışmalarını yürütürler. İsrail yetkilileri hemen hemen her gün CIA liderleriyle görüşüyor ve çalışıyordu. Kissinger bu iki teşkilatın yakın bağlantısının farkındaydı.” (Between Washington and Jerusalem, Wolf Blitzer, sf.85)
Daniel Kurtzer ve Ortadoğu uzmanı Richard Haas
“Washington’daki İsrail Büyükelçiliği diplomatlarının bütün vakti, Amerikan Dış İşleri Bakanlığı Ulusal Güvenlik Konseyi, Pentagon ve CIA’deki uzmanlardan bilgi toplamakla geçer. Yıllarca, İsrail Savunma Bakanları Washington’a yaptıkları ziyaretler sırasında CIA direktörleriyle buluşmuşlardır. Bu toplantılar hiçbir zaman halka açıklanan programlarda kayıtlı değildir. Fakat düzenli olarak gerçekleşir. Mossad Başkanı Washington’u sıkça ziyaret eder. Bu tür gezilerden kamuoyunun haberi olmasa da, çok nadir kendilerinin başkalarınca fark edilmesine izin verirler. Mossad Başkanı resmi misafir listesinde kesinlikle ‘Mossad Başkanı’ olarak geçmez. Amerika’daki CIA Başkanı’nın tersine, İsrail’de onun kimliği çok gizli tutulur. İçerdekiler bilmese de CIA ve Mossad’ın ilişkileri uzun yıllardır kuvvetlidir. Bu ilişkiler en çok CIA’in casusu ve İsrail’le yapılacak gizli ilişkiler şefi olan James Jesus Angleton zamanında artmıştır.” (Between Washington and Jerusalem, Wolf Blitzer, sf.86-88)
“Bir Amerikalı istihbarat uzmanı şöyle diyor: ‘İsrailliler Amerikan hükümetinin her tarafına nüfuz etmişlerdir.’ Dergide Mossad’ın, hükümetin içinde veya dışındaki Amerikalı Yahudilerin yardımlarıyla bir açık veya zayıf yön aradıklarını veya hükümetin İsrail’e vermek istemediği teknik bir istihbaratı almaya çalıştıkları söyleniyor. Üst düzeyde bir CIA ajanı dergide şöyle diyor: ‘Mossad herhangi bir üstün ve sivrilmiş Yahudiye gidip yardım isteyebilir.’ CIA’deki İsrail masası şefi James Jesus Angleton döneminde CIA’e pek çok Yahudi alındı ve bunlar çok önemli konumlara getirildi.” (Between Washington and Jerusalem, Wolf Blitzer, sf.93)
FBI da aynı çevrelerle bağlantı içinde:
“B’nai B’rith de, FBI’la ortak çalışmaktadır. Aşırı sağ hareketlere sızma gibi operasyonlarda FBI’dan yardım alır. Los Angeles Times’da yer alan bir habere göre New Orleans bölgesi B’nai B’rith Başkanı A. I. Botnick FBI’a 69.000 dolar vermişti. Bu şekilde 2 üyesini FBI’a sokmayı başarmıştı. Bu ajanlar Alton Wayne Roberts ve kardeşi Raymond’dı.” (Les Professionnels de L’Anti-Racisme, Yann Moncomble, sf.248)
Arap ülkeleri uzmanı Aaron Miller
“Pek çok Amerikalı Yahudi bugüne kadar İsrail ve Ortadoğu’yu içine alan çok hassas ulusal güvenlik görevlerinde bulunmuşlardır. Mesela Henry Kissinger Dış İşleri Bakanı, Sol Zinowitz, Robert Strauss, Ortadoğu uzmanları… Başka bir Amerikalı’dan daha çok, 1973 Yom Kippur Savaşı’ndan itibaren Amerika’nın, İsrail ve Ortadoğu politikasını Kissinger şekillendirmiştir.” (Between Washington and Jerusalem, Wolf Blitzer, sf.95)
“ABD’nin Baker dönemindeki Ortadoğu politikasını da, Ortadoğu Bölüm Başkanı Yahudi Dennis Ross, yardımcı asistan Yahudi Daniel Kurtzer, Milli Güvenlik Konseyi üyesi Yahudi Richard Haas, politika belirleme analisti Yahudi Aaron Miller belirliyor. İzak Şamir’e yakın çevreler bu kişileri ‘Baker’ın Yahudi oğulları’ olarak tanımlıyorlar.” (Newsweek, 1 Haziran 1992)
Bu bilgiler bizlere bir kez daha Yahudi lobilerinin Amerikan yönetiminin belli kesimleri üzerinde ne derece etkili olduğunu göstermektedir. Bu etkiyi değerlendirirken, hatırda tutulması gereken önemli bir nokta vardır: Her ülkede olduğu gibi Amerika’da da karar mekanizmalarında görev yapanların tek bir cepheden oluşmadıklarını unutmamak gerekir. Amerikan yönetimi içerisinde de bazı Siyonist organizasyonların etkisi altında kalan isimler olduğu gibi, bu örgütlerin faaliyetlerinden etkilenmeden görevini devam ettirmeye gayret eden pek çok objektif kişi ve kurum da bulunmaktadır. CIA’in Yahudi organizasyonlarıyla bağlantısına bir örnek de, B’nai B’rith’in bir kolu olan ADL’nin, CIA Başkanı William Webster’dan gördüğü destektir:
“1985′de dönemin FBI Başkanı William Webster daha sonra CIA’in başına geçti. Tüm şubelere, görevlerini gerçekleştirmelerinde ADL ile işbirliği yapmalarını söyledi… Bugün ADL’nin Irwin Suall tarafından New York merkezden yönetilen ‘Fact Finding Department’ (Delil Bulma Bölümü), CIA yardımıyla birçok operasyon yönetiyor: polis departmanlarına girmek, federal hükümete ve medyaya yanlış ve çarpıtılmış haber sağlamak gibi.
Suall ve onun sadık arkadaşları ABD polis şefleri ve şerifleri için İsrail’e bedava seyahatler düzenliyordu. ADL tarafından finanse edilen İsrail ziyaretlerinin amacı ADL’ye göre; ‘Yahudi devleti ve Amerikan polisleri arasındaki duygusal bağları güçlendirmek’ti.” (New American View, 15 Nisan 1993, sayı
Görüldüğü gibi, Yahudi örgütleri ve Mossad’ın etki alanı çeşitli yöntemlerle FBI’a kadar uzanmaktadır. Mossad’ın bunu sağlamak için kullandığı bir yöntem de, Pollard örneğinde gördüğümüz gibi, kimi zaman illegal yöntemlerle, ‘bilgi çalmak’tır:
“Tom Gerard, San Fransisco polisi ve FBI tarafından, Mossad’a polisin istihbaratını satmak suçundan sorgulandı. Gerard 1980′lerin ortasında CIA için El Salvador’da bomba uzmanı olarak çalışmıştı.
Gerard’ın amiri John Willet, Gerard’ın Mossad’a bilgi sattığından şüpheleniyor. Ve araştırmaya başlıyor. Gerard bu arada Filipinler’e kaçtı ve yazdığı mektupla istifa ettiğini bildirdi. Yapılan araştırma sırasında, Gerard’ın ADL için çalışan Roy Bullock’la bağlantısı ortaya çıkarıldı. Gerard’ın olayı İsrail basınında manşetten verildi. Gerard, Jonathan Jay Pollard gibi kahraman olarak lanse edildi. İsrail’in günlük gazetelerinden Haaretz’de Başbakan İzak Rabin şöyle diyordu; ‘Gerard, insanların yaşamlarını kurtarmak isteyen vatansever bir kahramandır.’
Gerard 1991′de İsrail’e gitti, orada İsrail polisiyle ve istihbarat yetkilileriyle görüştü. Yolculuğun bütün masrafları ADL tarafından ödendi. Gerard bir arkadaşına, İsrail’de bulunduğu sırada Etiyopyalı Yahudilerin İsrail’e kaçırılmasına yardım ettiğini da anlatmıştı.” (The Spotlight, 1 Şubat, 1993)
Add comment Temmuz 6, 2007
VATİKAN, MASON ve SİYONİST PAPALAR, SİYONİZME TERS DÜŞEN PAPALAR
Masonluk, Katolik Kilisesi tarafından yüzyıllar önce “dinsizlik” olarak tanımlanmış ve herhangi bir Hıristiyanın mason olması yasaklanmıştı. Masonluk, en büyük düşmanlardan biri olarak kabul edilmişti.
“1738′de masonluğa karşı bir Papa Emirnamesi yayınlandı… Buna göre, Papa, hiçbir ayırım yapmadan tüm masonların açıkça Kilise’ye zarar vermeye ve bu şekilde Hıristiyanları İsa’nın getirdiği doğrulardan mahrum etmeye çalıştıklarını ifade ediyordu.” (Ars Quator Coronatorum, Transactions of Quatuor Coronati Lodge, no. 2076, Cyril M. Batham, sf.2)
Fakat, yasak olan masonluk, zamanla Vatikan’a sızmaya başladı. Vatikan tarihine bir bakmak bunu anlamak için yeterlidir:
“Vatikan Dış İşleri Bakanı Agostino Casaroli, mason.” (La Trilaterale et Les Secrets du Mondialisme, Yann Moncomble, sf.138)
“İtalyan masonluğu açıkça politika ve dinle bağlantılıdır.” (The Brotherhood, Stephen Knight, sf.270)
“Masonluğun Roma Katolik Kilisesi’nde sempatizanları, hatta üyeleri vardı.” (The Brotherhood, Stephen Knight, sf.247)
“1973′te Kiliseye bağlı olan ‘Kurtuluş Ordusu’ isimli kuruluş ile masonlar arasındaki bağlantı dikkatleri üzerine çekti. Aynı yıl 19 Haziran’da, Dini İşler Sorumlusu Baden Hickman Ordu’nun görevlilerin herhangi bir mason locasına girmelerini yasakladığını söyledi. Daha sonra yapılan araştırmalar sırasında İngiltere’de üç adet kilise mensupları için özel loca olduğu öğrenildi. Bu localar, Standora Locası 6820, The Lodge of Constant Trust 7347 ve Lubilate Locası 8561. Avustralya Melbourne’da da bir diğeri vardı: Haçlılar Locası…” (Ars Quator Coronatorum, Transactions of Quatuor Coronati Lodge, no. 2076, sf.5)
“Aynı dönemde kendine ‘Anglo-Katolik’ sıfatını uygun gören biri “Masonluk Üzerine Bazı Yansımalar” adlı bir kitap yayınladı. Bu kitapta masonik faaliyetlerle ilgili geniş bilgi bulunmamakla beraber Fort Newlon, Lawrence, de Castello ve Woodford gibi mason rahiplerin çalışmalarına geniş yer verilmekteydi. Yazar, şöyle bir iddiada bulunuyordu: ‘Tehlike şudur ki, İsa’nın en büyük düşmanı kiliseyi yönetiyor’.” (Ars Quator Coronatorum, Transactions of Quatuor Coronati Lodge, no. 2076, sf.5)
“Bir başka din adamı Dr. Cawthorne şöyle yakınıyordu: ‘Masonluk öğretisi açıkça anti-Hıristiyandır. Rica ediyorum artık hiçbir kilise mason locası olarak kullanılmasın’.” (Ars Quator Coronatorum, Transactions of Quatuor Coronati Lodge, no. 2076, sf.17)
Grand Orient (Fransız Büyük Locası)-Vatikan bağlantısı, masonluğun Hıristiyan alemine ne derece sızdığını göstermektedir:
“Grand Orient, İngiltere Bankacılık kuruluşları ve uluslararası banker Meyer Amshel Rothschild tarafından finanse edilmiştir. Bugün Grand Orient; Trilateral Komisyonu, Bilderberg Grubu ve tüm dünyadaki sosyalist partilerle yakın ilişki içindedir. Bağlantıları Vatikan’a kadar uzanmıştır ve geçen seneler boyunca önde gelen Katolik Kilise mensuplarının anti-Hıristiyan Grand Orient’in gizli üyeleri olduğu söylenmiştir.” (The Spotlight, 4 Ocak 1993)
Vatikan’a Sızan Masonların Kara Para İlişkileri
“Im Namen Gottes?”adlı kitap yayınlandığında tüm Avrupa’da büyük yankı meydana getirdi.
“Vatikan şehrinin çevre duvarının etrafında bir tur yapılsa bir saatten fazla sürmez, ama Vatikan’ın servetini saymaya kalksalar, bu şüphesiz çok daha uzun sürer.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf. 130)
Vatikan, İtalya’nın içinde küçük bir şehir-devlet. Papa’nın ülkesidir, ama Papalığın içine sızan masonik bir örgütlenme, burayı dev bir kapitalist organizasyona dönüştürmeye çalışmıştır.
Vatikan, bütün Hıristiyan aleminden asırlardır büyük bağışlar alıyordu. Bu bağışların işletilmesi için Vatikan’da bankaların kurulması, bu küçük toprak parçasını mafya-masonluk ikilisinin önemli bir hedefi haline getirdi. Vatikan bankalarının elinde biriken dev servet, dünyanın diğer sermayedarlarıyla ortak olma sonucunu getirdi. Sonuçta, Vatikan, Rothschild, Morgan gibi uluslararası Yahudi bankerlerle ortak hale geldi:
“Vatikan Gmbtt’ın kolları bütün dünyaya yayılmıştı. Başka bankalarla sıkı bağlar örülmüştü. Paris ve Londra’daki Rothschild bankacılık sistemi 19. yy’dan beri Vatikan’la iş yapıyordu. Nagara (Papa Pius XI’in yakın dostu), Vatikan Mali İşler Bakanlığına seçildiğinden beri, işlerin çapı ve iş ortaklarının çapı daha da genişledi: Bunlara şu bankalar sayılabilir: Crédit Suisse, Hambros, J.P. Morgan Bank, Chase Manhattan Bank, First National, Continental Bank of Illinois, Bankers Trust Company New York, sonuncusu Nagara New York Borsası’nda kıymetli evrak alıp satmak istediğinde kullanılırdı. General Motors, Gulf Oil, General Electric, Bethleem Steel, IBM, ve TWA gibi şirketlerde Vatikan’ın ortakları vardı.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.137)
“Nagara Vatikan’a General Motors, Gulf Oil, General Electric, Bethhem Steel, IBM, ve TWA’dan da hisseler alınmıştı.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.138)
Uluslararası Yahudi şirketleri ile ortak hale gelen Vatikan, öte yandan mafyayla da bağlantı kurdu. Vatikan, İtalya’daki ayağını P2 Locası’nın oluşturduğu mafyanın para aklama merkezi oldu. Vatikan’ın parası ve bankaları “kutsal” olarak kabul ediliyordu. İtalyan mafyası, P2, dışarı para çıkarmak istediğinde parayı Vatikan bankasına yatırıyor, oradan yurtdışındaki bir başka bankaya yollatıyordu. Vatikan’ın bu bankalarına ise kimse sorgu-sual edemiyordu. Yurtdışından para sokmak için de aynı yöntem kullanılıyordu:
“Amerikan mafyasının sınırlarla problemi yoktu. Aklanmış paranın bir kısmını İtalya’ya sokmak istediğinde, bunu Vatikan Bankası üzerinden yapıyordu.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.181)
“Mafyanın Vatikan Bankası’na, İtalya’dan para giriş çıkışları için hizmet etmesinden dolayı, Vatikan en sonunda para aklama işlemlerinin sahibi durumuna geldi.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.180)
Vatikan Masonlarına Ters Düşen Papa: I. Jean Paul
Vatikan’a 1978 yılında yeni bir papa seçildi: Papa I. Jean Paul. I. Jean Paul, biraz farklı bir papaydı. Vatikan’da bir şeyler döndüğünü hissediyordu. Papa seçilmeden bir süre önce Vatikan Bankası’nı, bu bankanın bağlantılarını araştırmaya başladı. Kardinalleri, piskoposları araştırdı. Sonuçta çok ilginç noktalara vardı. P2 Mason Locasının Vatikan’la bağlantılarını ve “Büyük Vatikan Locası”nı, bu locaya üye olan 121 kardinali, piskoposu ve rahibi keşfetti. Oysa masonluk asırlar öncesinden kilise tarafından “dinsizlik” olarak tanımlanmıştı. Bu sisteme engel olmaya çalıştı. Fakat papa seçildikten 33 gün sonra faili meçhul bir zehirlenme ile hayatını kaybetmesi, “tehlikeli” çalışmalarının sonu oldu.
Vatikan’daki masonları saptayan ve Vatikan Bankası’nın yolsuzluklarını soruşturan Papa I. Jean Paul.
I. Jean Paul, henüz papalığa seçilmeden önce Vatikan’ın mali işlerinde bir “karışıklık” olduğunu fark etti:
“Papa I. Jean Paul, henüz papa seçilmeden önce, Vatikan’ın finansal problemleriyle ilgili birçok şikayete maruz kaldı.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf. 125)
“31 Ağustos’da İtalya’nın önde gelen ekonomi gazetelerinden Il Mondo’da I. Jean Paul’e uzun bir mektup yayınlandı. Mektuptaki sorular şöyleydi:
Vatikan’ın finans marketlerinde spekülatör gibi davranması hak mı? Vatikan’ın kendi bankası diye adlandırdığı bir bankanın İtalya’dan başka ülkelere, kanun dışı sermaye transferi yapması hak mı? Bu bankanın İtalya’daki bazı kişilerin vergi kaçırmasına yardım etmesi hak mı?” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.123)
Vatikan hakkında bu tür şeyler eskiden beri söyleniyordu. Fakat I. Jean Paul, bunların doğru olup olmadığını ilk kez araştırmaya başladı. Araştırdıkça da mason localarını ve Vatikan’daki kontrollerini fark etti:
“Papa I. Jean Paul’ün dikkati gizli, kanundışı olan ve çalışmayla gücü ve zenginliği birleştiren, İtalya’nın çevresine yayılan bir mason locası üzerine yoğunlaştı.
Bu locanın adı P2 idi. Bu loca Vatikan’a derinlemesine nüfuz etmişti. Papazlarla ve piskoposlarla ilişkisi ve bizzat kardinallerle bağlantısı vardı. Papa I. Jean Paul, P2′yi kilisenin vücudunda yaşayan ve yok edilmesi gereken zararlı bir virüs olarak gördü.” (Im Namen Gottes?, David A. Yallop, sf.13)
Add comment Temmuz 6, 2007
VATİKAN PKK’NIN ARKASINDA NE ARIYOR?
Soykırım iddialarında Ermeni-Rum ittifakına PKK ve Vatikan’ın da dahil olması dikkat çekicidir. Apo İtalya’ya gitmek zorunda kaldığında önce Vatikan, PKK’ya ve Apo’ya sahip çıkma mesajları vermişti: Hürriyet’in 22 Kasim 1998 tarihli bir haberinde “Vatikan’dan teröre destek” verildiği bildiriliyordu: “Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan,
Apo’ya sığınma hakkı verilmesine taraftar olduğunu bildirdi.” Vatikan bunun da ötesinde Kürtçü arılıkçılığı kışkırtacak bir tavır sergilemektedir: “Doğu
Kiliseleri Topluluğu sorumlusu Kardinal Achille Silvestrini, Kilise’nin Kürt toplumunun ulusal kimlik kazanmasına sempatiyle baktığını hatırlattı.”
Silvestrini’nin Apo’nun sığınma talebini düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendirdiklerini söylemesi ise PKK terörünün destekçilerinin bir itirafı
olarak değerlendirmek gerek herhalde.
Kardinal Silvestrini’nin Vatikan adına bu jestine karşılık Apo, Hıristiyanlığı yücelten ve Papa’ya Mekke’den yakın olduğunu vurgulayan mesajlar yayınlamıştı:
Hürriyet’ten Reha ERUS’un haberinden izleyelim:
“Apo’nun Papa’ya Mektubu PKK’nin Italya’daki yayin organı haline gelen, La Repubblica Gazetesi, bölücü başı Apo’nun Katolik dünyasinin ruhani lideri Papa 2′nci Jean Paul’e bir mektup yazarak kendisini kabul etmesini istedi. Apo, Papa’ya barış ve adalet çerçevesinde birlikte hareket edip Kürt davası için Türkiye’ye karşı mücadele etmeyi de önerdi. Gazeteye göre 18 Kasım’da Palestrina Hastanesi’nden Papa’ya bir sayfalık mektup gönderen Apo, Türkiye’yi şikayet ettikten sonra, İtalya’ya niçin geldiğini anlattı. Mektuptan alıntılar yapan gazeteye göre bölücü başi,
‘‘Hıristiyanlik eşitlik, barış ve insanlık üzerine kurulmuştur. Büyük saygım var. Benim sosyalizm fikrim bundan çok uzak değil, hatta Hıristiyan değerlerine
çok yaklaşıyor. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı, benim mücadelem ve düşüncelerimde sabit bir noktadır’’ dedi. Türkiye’nin Kürtlere barbarlik
yaptığını iddia eden bölücü başı yakın geçmişte Süryani, Ermeni, Rum ve Kürtlere karşı soykırım uygulandığı şeklinde yalanlar sıraladı. Mektubun bir bölümünde Papa’ya, ‘‘Kapınızı bize destek vermek için çalıyorum Papa Hazretleri’’ diye yalvardı… (24 Kasım 1998)
Apo’nun Papa’ya mektubunda Süryani, Ermeni, Rum ve Kürtlere karşı soykırım uygulandığı şeklinde yalanlar sıralaması, hem iftiranın hem de şer ittifakının
boyutlarını göstermesi bakımndan kayda değerdir. Apo, Papa’ya gönderdiği mektubun üzerinden bir ay geçmeden bu defa da ” Papa’ya Mekke’den yakınım” diyordu.
Hürriyet’ten İhsan DÖRTKARDEŞ’in haberine göre, Med TV’de 3 saat konuşan terörist Öcalan, AB ve ABD’den çözüm bulmasını istedi.
30 bin insanın katili, Arapları suskun kalmakla suçlarken, ‘‘Papa’ya saygı duydum ama Mekke şehrine yoktur’’ diye konuştu. (15 Aralık 1998 )
Vatikan Apo’nun bu mesajlarını ödülsüz karşılıksız bırakmadı ve Türkiye’nin büyük baskıları sonucu kapatılan PKK’nın yayın organı Med TV’nin yerine
hıristiyanlık propagandası da yapan CTV’yi yayına soktu: “PKK’nin sözcülügünü yapan ve Türkiye’nin girişimleri sonucu kapatılan Med
TV’nin yerine, adını Şırnak’taki Cudi Dağı’ndan alan ve Kürtçe başta olmak üzere çesitli dillerden Hıristiyanlık propagandası da yapan CTV yayına başladı.
Belçika, Almanya ve İngiltere’de stüdyoları bulunan ve İngiltere’den aldığı ruhsatla 3 yıla yakın süre Kürtçenin yanı sıra Türkçe, Arapça, İngilizce,
Asurice dillerinde günde 18 saat yayın yapan Med TV, bölücübaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra ekrana çıkardığı PKK’nın üst düzey yöneticileri aracılığıyla sürekli terör eylemleri çağrısı yapmıştı. Türkiye’nin şikáyetleri üzerine yayın ruhsatı veren İngiltere’deki Bağımsız Televizyon Komisyonu (ITC), Med TV yayınlarını 22 Mart tarihinden itibaren 21 gün süreyle geçici olarak durdurduktan sonra, ruhsatı da iptal etti.
Eutelsat uydusu üzerinden 40 ülkede izlenebilen Med TV’nin yerine yine İngiltere’den Kürtçe basta olmak üzere çesitli dillerden yayın yapacak CTV 12 Mayıs’tan itibaren deneme yayınlarına başladı. Med TV yöneticileri, İngiltere’deki Hıristiyanlığı yaymaya çalışan CTV isimli kanalla işbirliğine giderek, Türkiye’deki Kürtlere yönelik Kürtçe yayın yapılması için öneri götürdü. Med TV’nin kapatılmasından sonra boşalan frekans için CTV adına yapılan başvuru Eutelsat uydusunu işleten şirket tarafından kabul edilince bölücü örgütün önceden yayın yaptığı yerde yine yayın başladı. …
Med TV ile doğrudan hiç bir bağlantısı olmadığı iddia edilen CTV, önceki akşam ilk kez normal yayına başladi. Çocuk, müzik ve kültür
programlarının yanı sıra Kürtçe ve Türkçe haber yayını yapılırken, sunucu ve program yapımcılarının Med TV’de daha önce çalışanlar olduğu görüldü. ( 31
Mayıs 1999, Copyright 1999 Hurriyet)
Add comment Haziran 10, 2007
‘‘Türk dostu’’ maskeli Papa
Türk Dostu Papa diye tanınan 23. John’un Türkiye’de bulunduğu yıllarda Müslümanlar’a değil Yahudiler’e yakın olduğu bilinmelidir. Papa’nın Türkler’i seviyorum dediği doğrudur. Ancak bunlar Türk Vatandaşı olan Azınlık Türkleri’ydi, Müslüman Türkler değildi
HİTLER’İN SS TİMLERİ VE P2 MASON LOCASI SKANDALI
Papalar’la gizli Hıristiyan tarikatları ve örgütleri arasındaki ilişkiler “Resmi” tarihin dışındaki alternatif tarihin baş konusudur. Tarihin çeşitli dönemlerinde Papalar bu gizli tarikatlarla ilişkiler kurmuşlar ve fakat bunlardan pek azı resmiyet kazandırılarak Kilise belgeleri arasına alınmıştır. Yine de çok zengin bir dökümantasyon vardır. Papalar’ın belgelere geçmiş ilişkileri içinde Templar, Gül ve Haç ile günümüzde çok etkili olan ve İsa’nın ölmediğini, evlendiğini ve çocuğu olduğunu ve bu sülaleden gelen Krallar’ın Fransa’da egemenlik sürdüklerini öne süren Priory of Sion (Sion’un Öncüsü / Egemeni) örgütü vardır. Bu örgüt 12. Yüzyılda Papa 3. Alexander tarafından tüm iddialarıyla kabul görmüş ve beratlandırılmıştı. Sonraki Papalar örgütü ezmişler ve kayıtlarını Kilise’den çıkartmışlardı. Bu örgütün yöneticilerinin günümüzdeki iddialarına göre tarihte bir çok ünlü şahıs bu örgüte alınmışlar veya bizzat onlar tarafından desteklenmiş veya yetiştirilmişlerdi. Örnek olarak da Isak Newton, Hugo verilmiştir. 20. Yüzyılda ise General De Gaulle ve Andre Gide bu örgütün üyeleri arasında sayılmaktadırlar. Örgüt İsa’nın ailesinden gelen bir erkeğin yaşamakta olduğuna inanmaktadır. Hitler bu şahısı ele geçirebilmek için özel SS timleri oluşturmuş ama Fransızlar onu İngiltere’ye kaçırmışlardır. Savaştan sonra yeniden Fransa’ya dönen bu şahıs halen Paris’te yaşamaktadır. 10 yıl önce patlak veren P2 Mason Locası skandalı işte bu örgütle bağlantılıydı. Bu fantastik örgüt Avrupa Birliği tam olarak kurulduğu zaman söz konusu kişinin bu birliğin “Kralı” seçilmesini istemektedir, ister inanın ister inanmayın…
KİLİSE İÇİNDE KİLİSELER
Gül ve Haç olsun, Templar olsun, bu tür örgütler Vatikan tarafından “Kilise İçinde Kilise” olmakla suçlanmışlardır. Dolayısıyla bunlarla ve diğer Masonik Localarla ilişki kurulması Vatikan tarafından şiddetle cezalandırılmıştır. Nedir ki Vatikan’da, günümüzde de bu tür örgütlerin üyeleri vardır. Mason Kardinaller ve papazlar vardır. Bu ruhbanlar her ne kadar Katolikseler ve öğretileri bakımından daha çok eski Hıristiyanlığı temsil eden Kopti Kilisesi’ne yön veren Aziz Mark’ın gizli İncili’nden etkilenmişlerdir. Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin Kilisesi tüm İskoç ve Keltik geleneği belirlemiş olan Kilise’dir.
GÜL VE HAÇ ÖRGÜTÜ ÜYESİ PAPA RONCALLİ
Piskopos Angelo Roncalli de işte böyle bir ruhbandı. Önemli bir Katolik gazetesi olan The Universe (Evren)ün baş editörü olan Pires Compton’un açıkladığına göre Roncalli, sembolleri Gül ve Haç olan bir örgütün üyesi yapılmıştı. Roncalli 1935’e kadar Sofya’da Vatikan’ın Diplomatik Servisi’nde (Vatikan’ın Gizli İstihbarat Örgütü) çalışmış, sonra da Apostolik Temsilci olarak Türkiye’ye gönderilmişti. O yıllarda Türkiye’de Vatikan Büyükelçiliği yoktu. İşte Compton’un belirttiğine göre Roncalli, ilk kez İstanbul’da, bu şehirde bulunan gizli Gül ve Haç Örgütü üst yöneticileri tarafından bu örgüte alınmıştı. İlginç olan Roncalli’ye bu örgüte girdikten sonra ilerde Papa olacağının söylenmiş olmasıydı.
PAPA RONCALLİ’NİN “TÜRK DOSTU” MASKESİ
Roncalli Türkiye’de bulunduğu yıllarda (1935–45) çok iyi Türkçe öğrenmiş ve bazı seçkin kişilerle çok yakın ilişkiler kurmuştu. O yıllarda Kurtuluş–Pangaltı’da bulunan Vatikan temsilciliğine bazı gizli ziyaretler yapılmış ve bunlar Türk İstihbarat elemanlarınca saptanmıştı. Roncalli, son derece halim selim bir adam olarak tanınmıştı. Kendisinden hiç kimse olağanüstü bir girişimde bulunacağını sanmıyordu. Tam bir bürokrat gibi davranmayı seviyordu. Etliye sütlüye karışmadan olabilecek en pısırık tavırlarla köşesinde oturup emekli olmayı bekleyen bir Tapu Kadastro memuru gibiydi. Ama bunların hepsinin maske olduğu sonradan anlaşıldı.
Kardinal yapılan Angelo Roncalli, Türkiye’de çok yakın ilişkiler kurmuştu. Bunlardan biri de 1930’lu yıllarda tanıştığı genç ve gözünün pekliğiyle tanınmış bir politikacıydı. Bu genç politikacı daha sonra İsmet İnönüy’le mücadeleye girdi ve Demokrat Parti’yi kuran üç kişiden biri oldu. Celal Bayar adlı bu politikacı 1950 yılında Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı seçildi. Kardinal Roncalli’nin Türkiye’deki en yakın dostlarından biri işte oydu. Celal Bayar, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Gül ve Haç üyesi dostu Roncalli’nin ricasını kırmadı ve Vatikan’ın Türkiye’de bir Büyükelçilik açması için gereken emirleri vardı. 1958’e gelindiğinde Roncalli, beklenmedik şekilde Papa seçildi ve 23. John adını aldı. Ve ilk işi de II. Vatikan Konseyi’ni toplamak oldu. Bu konsey Katolik aleminde bomba gibi bir etki yaptı. 1963’de, 23. John öldü ama 1965’de tamamlanan Konsey çalışmaları Papa’nın adını ölümsüzleştirdi. Bu konseyde alınan kararlar günümüzde Katolik alemine ve Papalığa yön vermektedir.
CELAL BAYAR’I İPTEN ALAN PAPA
Celal Bayar ile Roncalli’nin dostluğu Türkiye tarihindeki bir ilke de imzasını atmıştır. Celal Bayar eski dostu Roncalli Papa seçilince Vatikan’a giderek onu bizzat makamında kutlayan ilk Türk ve Müslüman Devlet Başkanı oldu. O güne kadar hiç bir Müslüman devlet başkanı, Papa’nın ayağına gitmemişti. Bu sürpriz ziyaret Vatikan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Ortodoks alemine karşı bir gözdağı olarak kabul edildi. Papa da bu olağanüstü dostluğu karşılıksız bırakmadı. 1960’da yapılan askeri darbede Yassıada’ya gönderilen ve daha sonra da idama mahkum edilen Celal Bayar’a çok anlamlı bir jest yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Celal Bayar’ı idama mahkum eden Sıkı Yönetim Mahkemesi idamdan bir kaç saat önce idamdan vazgeçti. Bir gece önce Ankara’ya gelen ve bizzat Papa 23. John’un mesajını ileten bir Kardinal, darbeci subaylara Celal Bayar idam edilirse Papa’yı ve tüm Katolik alemini karşılarında bulacaklarını en sert dille bildirdi. Sonuçta zavallı Adnan Menderes ve arkadaşları asıldılar, komitaci Celal Bayar daha uzun yıllar yaşadı…
EKÜMENİZMİN YERLEŞMESİ İÇİN GEREKEN DEĞİŞİKLİK
Vatikan’ın geleceği konusunda bazı görüşlerle, Türkiye’nin 21. Yüzyılda karşılaşacağı dinsel girişimlere kısaca değinerek bitireyim. Kuvvetle muhtemeldir ki yeni Papa artık Vatikan’dan çok yine eskisi gibi St. John Lateran Sarayı’nda oturacaktır. Bunu Katoliklik çöktü şeklinde yorumlamamak gerekir. Tam tersine Ekümenizm’in yerleşmesi için bu değişikliğe ihtiyaç vardır. Çünkü Ekümenizm’in tarihi kararları Lateran’da alınmıştır.
TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN GELİŞMELER
Türkiye’yi bekleyenlere gelince. Almanlar için önemli olan tıpkı tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkiye’de İslamiyet’in lokalleşmesini istemekte ve bu yönde çalışmalar yapmaktadırlar. Fransa ise Türkiye’deki Laikliğin bekçisidir. Dolayısıyla Devletçi Laisizm’in her ne pahasına olursa olsun korunmasından yanadır. İngiltere bu iki görüşe karşıdır ve Türkiye’nin önderliğinde yeniden bir Hilafet kurulmasına sıcak bakmaktadır. Amerika ise, Türkiye’de artık Devlet’in değil, Liberalleşmiş bir Anayasa’nın en üst değer olarak tanınmasını ve bu anayasanın sınırlarını çizdiği İnsan Hakları çerçevesinde, Fransızlarınkinden daha özgür ve özerk bir “Din ve Vicdan Özgürlüğü”nü yerleştirmek istemektedir. Türkiye önümüzdeki yıllarda işte Batı’dan gelecek olan bu “İslam”la daha çok tanışacaktır
Add comment Haziran 10, 2007